banner179
25 Nisan 2017 Salı

banner173

Çocukluğun sonu

16 Nisan 2017, 08:56
Çocukluğun sonu
HEKİM ALİ BABACAN
Patladıktan sonra kesip kafamıza geçirdiğimiz plastik topun iç yüzeyi gibi temiz ve pürüzsüz çocuklardık.
O zamanlar en fazla, elimizdeki kısıtlı parayla; Turbo sakız, bonibon, kolalı jelibon, çokomel, puf, dokuzkat gofret, cin, balık kraker gibi şeylerdi seçeceklerimiz.
Ali amcanın bakkala giderdim mesela. Otururdum Oğuz’un yanındaki sandalyeye, en olmadı ters çevrilmiş bira kasasına… Açık olan 37 ekran televizyonda gelişine bir şeyler seyrederdik. Çoğunlukla ses olsun diye açılırdı televizyon. Başka bir dünyaydı bakkal. Başka bir aleme açılan kapıydı adeta; peynirlerin, zeytinlerin, helvaların, zaman zaman kolaların durduğu o yatay buzdolabı. Kuruyemiş camekanı, sigara rafı, pirinç çuvalı… Kışsa ortaya kurulmuş soba… Paralel evrenlere girmenizi sağlayan bir parola gibiydi mesela yazar kasanın çınlayan çekmece sesi.
Yüksel amcanın bakkalına giderdim sonra. Volkan olurdu. Onun yanına otururdum bu sefer de. Başka bir alem, başka bir evren… Perakende galaksisindeki bakkal yıldızları arasında dolaşan bir uzay adamı gibiydim.
Zaman zaman bir avuç çekirdek, bazen gelenlere ikram edilmek için açılmış gazı kaçmış iki litrelik kola gibi ikramlar olmazsa olmazdı elbette. Onun dışında yazılı olmayan bir kural olarak alabileceğiniz tek bir şey daha vardı ikram olarak. Ortalama fiyatta bir ürünü seçerdim. Ama o ikramdan sonra utanır bir de kendi paramla bir şey alırdım.
Sonra oyun… Okul zamanı akşamleyin Talat da çıkardı. Kuran kursunun yanındaki arsada, kaldırılan mezarlığın yerine yapılan parkta ya da sokakta top oynardık. Dört kişilik kemik kadromuz vardı. Öteki mahallelerden ya da yine bizim mahalleden eklenenler olurdu bazen.
“Abanmak yok oolum” denirdi abanırdık. “Sert oynamak yok” denirdi sert oynardık. “Pis burun vurmak yok” denirdi pis burun vururduk. En büyük pisliklerimiz, en büyük sözümüzde durmamalarımız bu olurdu. Dertsiz tasasızdık. Tek derdimiz kaledeyken bacak arasından gol yemekti.
Ellerimizi bırakarak bisiklete biner, ağaçtan karadut yer, gömleklerimizi vişne lekesi yapardık.
Kimsenin kuyusunu kazmadık. Tek kazdığımız şey misket için açtığımız emen çukuruydu. Emenden rakibin misketini çıkarırken çatlayan yeşil göbekli misket gibi pırıl pırıl çocuklardık.
Akşam yemeği zamanı gelene, dedeler tarladan dönene kadar oyun oynardık. Güneş ufku yarılayana kadar oynardık. Bizim zamanımızda binaların çatılarının arkasına girerek değil, ufuk çizgisinin arkasına girerek batardı güneş.
Yediğimiz yumurta, peynir; içtiğimiz süt, çay; ambarımıza doldurduğumuz arpa, buğday; kömürlüğümüze koyduğumuz odun, kömür; annemizin kestiği makarna, erişte az da olsa bizimdi, temizdi, sağlıklıydı, iyiydi, helaldi… Zerre kadar aksini düşünmezdik.
İkiye bölerdik elbette biz de bazı şeyleri, ikiye ayırırdık. Elmayı ama… Kuzinede közlenmiş mısırı… Yağlı bazlamayı, ballı gözlemeyi bölerdik ikiye. Yarısını kendimize alır, yarısını arkadaşımıza verirdik.
Patladıktan sonra kesip kafasına geçirdiği plastik topun iç yüzeyi gibi temiz ve pürüzsüz; emenden rakibini çıkarırken çatlayan yeşil göbekli bir misket kadar pırıl pırıldı eminim bütün çocuklar. Başlangıçta hepsi öyleydi.
Sonra topu patlatanı, misketi çatlatanı aramaya başladık. Çocukluğun sonu orada başladı işte.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    
    KARİKATÜR
    İlk sayfa
     
    ARŞİV
    banner178