ANA SAYFA > Söyleşi > BABASININ ANILARINI KİTABINDA YAŞATIYOR

BABASININ ANILARINI KİTABINDA YAŞATIYOR

A+ A- Sesli Dinle
PAYLAŞ
BABASININ ANILARINI KİTABINDA YAŞATIYOR

Eskişehir Büyükşehir Şehir Tiyatroları Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu İlkay Altıntaş, babasının anılarından derlediği kitabı ‘Dostça İlhan Bir Meyhanecinin Anıları’nı anlattı

Eskişehir Büyükşehir Şehir Tiyatroları Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu İlkay Altıntaş, geçtiğimiz aylarda babasının ağzından dinlediği hikayeleri ‘Dostça İlhan Bir Meyhanecinin Anıları’ isimli kitapta toplayarak yayınladı. Kitapta İlhan Altıntaş’ın hayatında kimlerin yer aldığını görünce çok şaşıracaksınız. Anıları okuyunca kah gülecek kah ağlayacak ama her birinden mutlaka bir ders çıkartacaksınız. Çünkü kitap sadece anılardan oluşup keyif vermek yerine toplumdaki değişmenin de ne denli büyük olduğunu gösteriyor. Babası İlhan Altıntaş’ın anılarını bizimle buluşturan İlkay Altıntaş’la bir araya gelerek, kitap hakkında keyifli bir söyleşiye imza attık.

Sizi biraz tanıyoruz ama bize kendinizden bahseder misiniz?
Üniversiteyi Eskişehir’de okudum. Bölümde okurken de Tiyatro Kulübüne dahil oldum ve o bir yön çizdi hayatıma. Tiyatroyla daha iç içe bir hayatın içinde buldum kendimi ve tiyatro hiç çıkmadı hayatımdan. Üniversite bitti, tiyatro devam etti. Eskişehir’de kaldım ve burada tiyatro yapmaya devam ettim. Eskişehir Tiyatro Kumpanyası diye özel bir tiyatro kurmuştuk. Orada çalıştım. Kendi kurduğumuz bir tiyatro olduğundan her işimize de kendimiz bakıyorduk. İdari işlerle de ilgilendim, belli bir zaman sonra oyunculuk da yapmaya başladım. Daha sonra İstanbul’a yerleştim. Ağırlıklı olarak tiyatro yaptım orada da. Aynı zamanda birkaç dergide kültür sanat sayfası hazırlamak, küçük hikayeler bulup yazmak, tarihten anları o kültür sanat sayfalarına taşımak gibi yazıyla ilgili bir takım işlerle uğraştım. İstanbul’da tiyatronun içinde olduğum için de dizilerde küçük rollerde oynarken bir arkadaşım vasıtasıyla televizyon için senaryolar yazdım. Ondan sonra tekrar Eskişehir’e geldim. Eskişehir’e gelince Şehir Tiyatroların Basın Halkla ilişkiler bölümünde görev aldım. 2008’den beri de tiyatronun haberlerini, tanıtımlarını, afiş broşür çalışmalarının realizasyonunu ve denetimini sürdüren bir çalışmanın içerisindeyim. Yazmak konusunda çok fazla bir profesyonel çalışmam yok. Kendi halimde küçük küçük notlar almak, parçalar yazmak şeklide giden bir hayatım oldu.

İlk Kitabınız, babanızın anılarını yazdığınız, “Bir Meyhanecinin Anıları” kitaba değineceğim ama orada bir sözünüz vardı, “Bu gecikmenin en temel sebebi, cesaretlenmek konusundaki cesaretsizliğim…” o zaman daha öncesinden böyle bir kitap yazmak aklınızdaydı…
Tabii, yazmak konusunda kendimi çok iyi hissetmediğim için yazmayı nasıl başarabileceğimi, yazdığım şeyin iyi olması ya da içime sinmesi konusunda tereddütlerim vardı. Ama bu kitaba niyetlenmem ya da o cesaretsizliğimden kurtulduğum nokta, aklımı başıma topladığım, bir şeyleri anlamaya başlayıp kendi fikirlerimin oluşmaya başladığı 13-14 yaşlarımdan bu zamanlara kadar hep babamdan hikayeler dinledim. Bu hikayeleri de mümkün oldukça arkadaşlarıma ve kendi çevreme anlattım. Özellikle de son dönemlerde bunları bir kayıt altına alsana ya da yazı olarak tutsana, bunlar çok kıymetli anılar ve yaşanmışlıklar sözlerini çok sık duyuyordum. 2004 yılında bu fikrimi babama söyledim. O da evet olur ama geç kaldın dedi. Babamın İstanbul’da bir gazeteci arkadaşı vardı. O aynı şekilde niyetlenmiş, babam da, ‘Biz başladık çalışmaya’ dedi. Bu benim kabuğuma çekilmeme sebep oldu.

Çıktı mı o kitap peki?
Yok, babamın arkadaşı bu meseleden bir sene sonra İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldı ve o yarım kaldı. Sonra ben Eskişehir’e geldim. Babam çok defa buraya geldi. Şehir tiyatrolarındaki arkadaşlarımla tanıştı. Onların da arkadaşı oldu. Ve istekler yeniden başladı. 2018’in yazında Neyzen’de otururken babama tekrar söyledim anılarını yazmak istediğimi, bir kayıt cihazı alacağım dedim. Babam da bende bir kayıt cihazı var dedi. Ve o yaz benim her boşlukta İstanbul’a gitmelerim, hafta sonları gitmelerim, bayram tatillerinde gitmelerimde oturup kayıt alarak, iki yıl boyunca bu anlatıları dinledim, kayıt altına aldım. Deşifre edip kaleme döktüm. Çok az kendim yorum yaptım. Hikayeler ile ilgili düşüncelerimi başlarında, satır aralarında ya da sonlarında bahsederek, ama babamın anlattıklarının tamamına kelime oynatmadan sabit kalarak oluşturdum. Sadece endişem anlatılan bir şeyle okunan bir şeyin anlamı aynı olmuyor. Ben de babamın anlattıklarını kaleme dökünce zayıf kalır mı endişesi taşıyordum. Kitap çıkınca etrafımdaki arkadaşlarımdan o lezzeti aldık, sanki yaşadık gibi yorumlar aldım.

Ben kendi adıma söyleyeyim, hakikaten kitabı okurken çok keyif aldım ve sanki babanız karşımda ve bana anlatıyor gibi hissettim.
Çok teşekkür ederim. Zaten en büyük isteğim buydu. O yüzden cesaret bulamadığım şeyin olumsuz sonuçlanmadığına çok seviniyorum.

YAŞAM ŞARTLARI DAHA AĞIR
Kitapta bir yerde, babanızın babasıyla olan ayakkabı hikayesiyle ilgili sizin bir yorumunuz var; yaşam koşullarının acımasızlığı insanları da biraz acımasız yapmış. Ya da şöyle mi söylemeliyim acaba, ölüm dışında pek az şey acı olarak sayılıyormuş onlar için. Hatta bazen ölüm bile sıradan sayılıyormuş. Tabi bu yaşayış acıya dayanıklılık eşiğini yükseltiyor…” o zamanlara biraz dönelim istiyorum…

Artvin doğumlu babam. 1949’dan Artvin’den ayrıldığı 1960 yılına kadar olan süreçte, gerçekten zor koşullar varmış. Hem fiziki koşullar, hem ekonomik koşullar onların yaşama biçimlerini çok zorlamış. Birçok şeyden mahrum büyümüşler. Düşüp dizlerini vurmaları canlarının yanması, büyüklerinden gördükleri şiddet, onları hayatın öyle olduğunu düşündürmüş. Çok zor kış koşullarında okula gidip gelmek gibi…

Mesela bir anısında, çok kar yağmış, okula gidecek ama kar boyunu aşıyor babasına sesleniyor, babası gitmeyiver bugün okula diyerek sırtını dönüp yatmış…
Bunu babamın benimle olan ilişkisine baktığımda babam beni omuzuna alır kalkıp o karı yara yara beni okula getirirdi. Bunu hangimiz yapmıyoruz ki artık. Şu an bunu her anne baba yapar. Ama o zamanlar kendi gider bulur yolunu, gidemiyorsa o zaman gitmesin okula mantığı varmış. O zamanlar yürümeye başlayan her birey hayatla ilgili kendi mücadelesini vermek zorunda.

SOSYAL BİR MESAJ DA VERİYOR
Kitap babanızın anılarından oluşuyor ama baktığınızda sosyal bir mesaj vermekle kalmıyor bir dönem Türkiye’sine ışık tutuyor ve toplumun o zamanki yapısıyla şimdiki yapısını bize gösteriyor. Baktığınızda inanılmaz bir değişime de şahit oluyoruz.

Evet, tabii ki… Babamın anlattıklarından hissettiğim çocuk ister ailesiyle kalsın, ister ayrı olsun, başının çaresine bakmak zorunda. Mesela bu da çok dikkatimi çekiyor. Sadece Artvin için geçerli değil, Türkiye’nin her bölgesinden hayatını değiştirmek isteyen insanların kendi başlarına mücadele etme çabaları çok ilginç. Ve bu çaba ailenin de aslında onay vermediği çok da istemediği bir şey. Aile çocuklarının bizimle kalsın, biz ne iş yapıyorsak o işi devam ettirsin, çorba kaynasın, hayat devam etsin. Çünkü bu hayatı çocuklarımız devam ettirecek gözüyle bakıyorlar. Bunların içerisinde kendi yolunu çizmeye karar verenler, kararlarının arkasında durmak zorundalar. Çok dikkatimi çekti bu. Babam üniversiteyi Ankara’da okumuş ve anlattıklarına baktığımda başka şehirlerde okurken çalışmayan hiçbir arkadaşı yok. Hatta birçoğu daha okurken bile ailesine para gönderir durumdalar. Kazanılan her kuruş ailemizin de boğazına gitsin, ekonomilerine katkı sağlasın gözüyle bakıyorlar. Hayata bakış açıları böyle.

Kitapta sizi en çok etkileyen anı hangisiydi?
Çok var aslında. Hikayeleri çocukluğumdan beri dinlediğim için hepsinin bendeki yeri ayrı ve lezzeti çok farklı. En sevdiğim, kitapta da geçiyor, babamın evlenmeden önce gençlik yıllarında Ankara’da Gençlik Parkı’nın içindeki Göl Gazinosunda dönemin en meşhur solistleri orada sahne alırmış. Bunların içerisinde babamın en sevdiği hayran olduğu Behiye Aksoy gelmiş. Babam da dinlemeye gitmiş. Tamamını anlatmayayım ama bir akşam Behiye Aksoy’un elini öpmek için sahneye fırlayıp, öpmekten son anda cesaretini kaybedip vazgeçmesi ve Behiye Aksoy’u öpen adamı en azından ben seni öpeyim, sen Behiye Aksoy’u ötün diyerek, adamı öpmesindeki o duygu anı beni çok etkiledi. Çok saf bir duygu çünkü.

O SAFLIK YOK
Şu an baktığımızda o saflığı bulamıyoruz. Aslında kitaptaki anıların hepsi eşsiz. Mesela babanızın Dostça’yı yanında çalışan elemanlara devredip, askerdeyken ziyaretlerine gittiğinde o kişilerin babanızın masasına uğramamaları ve babanızın daha sonraki günlerde karşılaştığında niye gelmiyorsunuz diye sorduklarında niye geleyim ki, siz masama uğramıyorsunuz ki kısmında ben çok duygulanmıştım.

Ben onu şöyle yorumluyorum, insanlar bir insanın yaptığı işi nasıl yapması gerektiğini, yanında çalışan insanlarla diyaloğunun nasıl olması gerektiğine dair ya bir fikir geliştirir ya da geliştirilmiş fikirleri uygular. Babam orada çalışanlarına böyle bir yaklaşımla mesleğin kendi adabı üzerinde bir beklenti içerisindeymiş. O beklenti karşılanmayınca da kendini geri çekerek yanlarına uğramayarak tepkisini göstermiş. Bununla da yüzleştirildiğinde, böyle davranmanız çok uygun değil, bunu gördüğüm için de ben uzak durmayı seçtim gibi bir açıklama getirmiş. Bu mesleğe yönelik bir terbiye, bir bakış hali. Bunu anlatmaya çalışmış.

Üç Mektup hikayesinde, ‘Sosyal İmece’ tanımı yapmışsınız. Ben bu tanımı çok sevdim…
O zamanlar üniversite okumaya giden gençlere gittikleri ilden bir akrabaları, o ilden çıkmış ve mesleki anlamda belli yerlere gelmiş kişilere mektup yazılırmış. Oğlum, kızım üniversite okumaya oraya geliyor, sahip çık gözet şeklinde. Bu bana göre sosyal imece gibi geliyor. Bir de kitapta da söylemiştim, şimdi çok kullanılmıyor ama ‘Hamili kart yakınımdır…’ Şimdi burs vermenin karşılığı bu. O zamanlarda böyle bir mektup yazıp o mektuptaki adreslere çocuklar götürürmüş. Üç Mektup öyle bir hikaye…

YAŞAMI ÖNEMLİ İNSANLARLA KESİŞMİŞ
Babanız askerlik döneminde öğretmenlik yaptığı dönemlerde, köye su götürmesi, yolunu yaptırması kütüphane kurması çok önemli. Oralara gittiniz mi? O kütüphane duruyor mu hala?

O kütüphane büyük ihtimalle yok. Çünkü epey eski bir hikaye. O köy artık sanırım ilçe olmuş ve gelişmiş. Büyük ihtimalle bir yenileme yaşamıştır. O kütüphane duruyor mu emin değilim. Ama niyetim de var. Oraya mutlaka gideceğim çünkü ne kaybolursa kaybolsun, oradaki dere kaybolmamıştır. O dereyi ya da çayı görmek ve oraları, herhalde oralar buralardır diye hissetmek istiyorum. Köyde yaptıkları da babamın yaptığı işlerle ilgili olarak, üniversitede coğrafya okuyor olmasıyla birlikte köyün ihtiyaçlarını fark edip, onları temin edebileceğine vakıf olduğunu bilmesi ve çabalamasıdır.

O anlamda baktığınızda da babanız çok şanslı. Yaşamının hemen hemen her anında yolu hep toplumun belirli kesimlerinde söz sahibi insanlarla yolu kesişmiş ve dostlukları olmuş…
Büyük şehirlerde, kara yollarında, devletin içinde çalışan pozisyonları olan insanlarla hep yolu dediğiniz gibi kesişmiş. Ve etrafındaki insanlar böyle ricaları kırmayacak anlayışta insanlarmış. Galiba şöyle de bir şey var, o yıllarda kadercilik toplumda daha baskın. O zamanlarda köyümüzde yol yoksa köyümüzün yolu yoktur. Bir gün devlet gelir yol yapar. Gidelim yol yapılsın diye isteyelim düşüncesi yok. Devlet bu köyün ne zaman yapılacağını, çeşme suyunun ne zaman geleceğini devlet düşünür, devlet yapar gibi bir kaderciliğin hakim olduğunu düşünüyorum. Günümüzde böyle bir şeyin çok karşılığı yok.

Öğretmenlik dediğimizde kitabın başına dönmek istiyorum tekrardan, babanızın okul dönemindeki öğretmeniyle ve arkadaşlarıyla olan yakı anısı çok hoştu…
Şimdi de bizim çocuklarımız, okuldaki sosyal yaşantıları üzerinden sınıf arkadaşlarıyla öğretmenleriyle belli olumsuzluklar yaşıyorlar. Akran zorbalığı diyoruz. O zamanlarda da yaşanıyordu, şimdi de yaşanıyor. Sadece şekilleri değişti. Birbirimizi alay konusu yaptığımız şeyler değişti. Hala da değişiyor ama devam da ediyor. Babam da o dönemde hiç yaka nedir bilmeden okula gittiğinde yaka takman gerekiyor dendiğinde babamın boynuna bağlanan yakanın hiçbir önemi yok. Yakaysa yaka. Ama o yaka babamın büyük halasının yakası ve o yaka kız yakası. O yakaya çocuklar gülünce ben bu okulda duramam diyor. Öğretmenin bu işe camdan müdahale etmesi, oradaki kollayıcı tavrı, bunun bir önemi olmadığı tavrı babam için çok büyük bir şans olarak görüyorum ben. Öğretmenin babama sahip çıkması babamın okulda kalıp okul hayatına devam etmesine neden oluyor. Bu çok önemli bir an. Hepimizin çocuğu çok kıymetli. Çocuktan aldığımız bilgilerle öğretmenlerimizi yargılayabiliyoruz. Mesela babamın öğretmenlik yaptığı anlardaki bir velinin tam tersi bir davranışı sergilemesi çok özeldir.

Babanıza baktığımda çok usta bir hikaye anlatıcı görüyorum. Aynı zamanda tiyatrocular da olmuş hayatında, önemli gazeteciler, liderler, yazarlar, ressamlar…
Evet, çok isterdim ki, babamı tanıyan ya da tanımayan, bu kitabı her okuyan bir tanışma şansı elde edip onun ağzından dinlesin… Çünkü her hikaye okunduğu gibi değil. Dinlemek farklı. Ben bunu biraz kulaktan kulağa oyununa da benzetiyorum. Babamın hayatının bu denli dolu dolu olması yaptığı işten geliyor. O yıllarda herkes orada bir sosyal hayat yaşıyor. Babam onları orada anlattıkları, yaşadıkları kadarını görüyor. Bunlar içerisinde acılar yaşamış, haksızlıklara uğramış, çok aşık olmuş insanlar da var. Onların çektiği sıkıntılar tabii ki yaşamlarına yansıyor. Birçok insan kitaptaki insanların birçok özelliğini bilmiyor. Babam da bunlara şahit olduklarından bazılarını kitapta anlattı.

Peki, bundan sonra bir kitap olacak mı?
Benim bu kitaba niyetlenme amacım, babamın çok keyifli ve kıymetli bulduğum anılarını bir arada tutmak. Hiç kimse olmasa bile oğluma kalsın, oğlum da okusun oldu. O yüzden ikinci kitapla ilgili herhangi bir plan yok kafamda. Bu kitap yazma yolu olarak başlamadı. Ama bu kitap babamın belli bir dönemini anlatan hikayelerden oluşuyor. Bir yerden sonrası benim de çok büyüdüğüm yerden sonrası. Benim babamla, babamın hikayelerinin bendeki yansımasıyla ilgili anılar var. Bu kitapta babam kendini anlattı ben aracı oldum. Eğer olursa da ikinci kitap bendeki babamı anlattığım bir kitap olabilir.

HABERE AİT RESİMLER

PAYLAŞ
Beğendim 0 Muhteşem 1 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0
Önceki Haber PORSUK AĞAÇLANDIRILIYOR
Sonraki Haber HALK EKMEK POŞETE GİRDİ

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

Çok Okunanlar

OTOMOBİLLERE ZARAR VERİP KAÇTILAR

4