ANA SAYFA > Yazarlar > Gencer Aytüre > Ahmet Ataç klasiği

Ahmet Ataç klasiği

GencerAytüre
Sosyal Medya :
01 Haziran 2021, Salı 10:17

Geçen hafta Eskişehir'i okurken rastladığım haberlerle eski haberleri birleştirip bir yol haritası, bir mentalite gördüm karşımda. Birkaç ay önce yaptığımız röportajda Ahmet Ataç ile sohbetimiz köy okullarına gelmişti. Belli hır sistem yaratarak alınan kararlarla taşıma usulüyle eğitime geçilip ilçelere taşınan koy okulları Ahmet Ataç'ın aklında kalmıştı belli ki. "Köylerde bir kültür devinimi şart, köyde bir öğretmen şart." diye anlatıyordu. Köy tarım demek, toprak demek; üretim ve hayatın başlangıç noktasında doğanın kendisi demek. Burada yaşanacak tükeniş şehirleri de üzer. Bu perspektifte baktım Ahmet Ataç'ın birkaç gezisine. Özellikle çiftçilerle olan sohbetlerinde, ziyaretlerinde o ruhu hissederek yaşıyor o anı Başkan. Elbette oralarda yaşanan hüzünler herkesi yaralar. Bu sene de yaşanan kuraklık ayrı bir dramı getiriyor çiftçiler için. Bu çalışmaları yerinde görmeye giden Başkan orada olmanın mutluluğu, yaşanan dramını hüznünü yaşıyordu. Bu samimiyet ve empati ihtiyacımız olan ruh. Köyü, köylüyü, köy çocuklarını ve oraların dertlerini de unutmayan Ahmet Ataç'ı tebrik etmek istiyorum. Uzakta olanlar yalnız değilmiş, bunu görmenin huzuru iyi geliyor.

***

DİYALEKTİK SÖYLEŞİ: BEHÇET ÇELİK VE ESKİŞEHİR GENÇ EDEBİYAT PLATFORMU

Eskişehir Genç Edebiyat Platformu ve yazar Behçet Çelik'e bir yazarın yolculuğunu irdelediğimiz 4 soru sorduk. Gençler ve Çelik aynı sorulara cevaplar verdiler. İnsanın kendi dilinde yazdıkça özgür kalabileceğini vurgulayan Çelik, yabancı dilde eserler vermenin de kendinden ödün vermek olmadığını vurguluyor. Gençler de edebiyat dili olarak bir yazarın kendi kişiliğini dinlemesiyle ve doğru çeviriyle yazdıklarının daha iyi anlaşılacağını savundular. Edebiyatımızda belki de bir ilk olacak bu ikili söyleşiler ( diyalektik) yazın dünyamıza gençlerin de yorumlarını daha da belirgin kılacak bir umut olacaktır.

1-Henüz yazmaya başlamamış birine yazmayı nasıl tarif edersiniz?
*Yazmak bir düşünme yöntemidir. Aynı zamanda kişinin kendisi hakkında (ve nasıl düşündüğü hakkında) düşünmesinin de bir yoludur, başka bir deyişle, kendisini daha yakından tanımasının. Yazmak, bu nedenle, en başta kişinin nasıl düşünmeye yatkın olduğunu fark etmesine yardımcı olur. Kavramsal mı düşünüyoruz, yoksa hikâye ederek mi? Temelde böyle bir ayrım olduğu kanısındayım. Hangisine yatkın olduğumuzu da, sanırım, denemeden öğrenmek pek mümkün değil. Her iki düşünme biçiminde de zihni derleyip toparlamak için yazmak en uygun yoldur. Anlatmak istediğimiz şeyi nasıl anlatacağımız neyi anlatacağımız kadar önemlidir; bu, daha çok edebi yapıtlar için, yani bir şeyleri hikâye ederek anlatacağımız yazı türleri için söylenir, ama bence kavramsal metinler için de pekâlâ geçerli olabilir. Sonuçta düşünceleri yazıya dökerken bunun bir kurguyla çerçeveleyerek aktarmak zorundayız. Bir konuya çok vâkıf olmamız onu çok iyi anlatabileceğimiz ya da yazıya geçirebileceğimiz anlamına gelmez. Dolayısıyla düşünsel yazılar için de insanın kendi yazma üslubunu, kurgusunu belirlemesi gerekir, bu da zamanla, çalışarak öğrenilir. Öğrendiğimizin farkına bile varmadan öğreniriz üstelik. Yazmaya yeni başlayan birine öncelikle ne ve nasıl yazacağına karar verebilmesi, hangisine daha yatkın olduğunu, hangisini yaparken kendisini daha iyi ifade edebileceğini görebilmesi için yazmaktan başka bir yol olmadığını söylerim. Yazmak öncelikle bir keşiftir, kişinin kendisinde bilmediği karanlık noktaları keşfetmesidir, çok zaman ne düşündüğünü, nasıl düşündüğünü de keşfetmesidir. Neleri yazacağına karar verirken ve sonrasında yazarken, insan, kendisine dair, insana dair, yaşadığı topluma dair düşünür ve yazmayı tamamladığında yazmaya oturmadan önce bildiklerinden daha ötesini, daha farklısını biliyordur. Daha önce kurmadığı bağlantılar kurmuştur, daha önce yürütmediği muhakemeler belirmiştir zihninde, olayların akışını tayin ederken hiç değilse olayların nasıl geliştiğine, gelişiyor olabildiğine dair varsayımlar belirlemiş, bunların üzerinde düşünmüştür.

2- Bir yazar için coğrafyası kaderi midir? Toplumcu gerçekçi bir yazar olmak aslında bir gizli zorunluluk mudur?
*Kader” kelimesi başka türlüsünün mümkün olmadığını ima ettiği için, bunun yerine meselenin başka türlü ortaya konmasından yanayım. İnsanın düşüncesi, dili, ifade biçimleri yaşadığı coğrafyanın etkisi altındadır, kendisini içinde yaşadığı toplumdan ve toplumun meselelerinden büsbütün soyutlaması mümkün olmadığı gibi, fikrini ve yazısını da büsbütün ayrık tutamaz. Çok kişisel bir metin kaleme aldığında bile o kişinin içinde yaşadığı toplumla çatışması, o toplumdan kaçma ya da toplumun dönüşmesi özlemi, arzusu devrede olur. Kişinin benliği bu çatışmalar, özlemler, arzular sayesinde belirmiş, ortaya çıkmış ve gelişmiştir ve en kişisel metinde bile bunların izlerine rastlarız. Gelgelelim bu, hep böyle kalacaktır ve böyle olacaktır, “bu kaderdir” anlamına gelmez elbette. Mekândan bağımsız, dünyanın herhangi bir yerinde geçebilecek bir metin yazmaya kalktığımızda, bir münzeviden söz etmeyeceksek, gene o kişinin bir toplumla arasındaki bağ kendisini bir biçimde duyuracaktır. Bu, yazarın kendi coğrafyası olmayabilir, dünyada mevcut bir coğrafya bile olmayabilir, demek düşsel bir coğrafya da olabilir. Beri yandan, kişiliği, benliği belirleyen ana etmen her zaman toplumsallık değildir, dolayısıyla bir karakteri sadece yaşadığı toplumun şu ya da bu biçimdeki bir izdüşümü, yansıması, salt bir toplumsal sınıfın ferdi olarak çizmek eksik kalacaktır. Nasıl ki toplumsal boyutu hiç kaale almadığımızda insanın çok boyutlu varlığını ciddi anlamda eksiltmiş olursak, salt toplumsal boyutla (“coğrafyayla” ya da sınıfla) irtibatlandırmak da benzer bir eksikliğe neden olacaktır.

3- Sizce edebiyat türleri arasında uçurumlar var mıdır?
*Edebi türlerden konuşurken yapılan tanımlara, kullanılan kavramlara, ticari ilanlara ve bu konuda verilen klasik örneklere baktığımızda türler arasında derin uçurumlar olduğu ya da aralarında kalın sınırlar bulunduğu hissine kapılmak pek mümkün. Ama edebiyat yapıtlarına, özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra yazılanlara baktığımızda türler arasındaki sınırlarının sıklıkla ihlal edildiğini, ara bölgelerin, gri alanların doğduğunu görürüz. Hatta öyle ki gri alanda sayacağımız yapıtların klasik tanımlara uygun olanlardan daha fazla olduğunu iddia etmek bile mümkün olabilir. Burada sorun bence tanımın ya da kavramın daha önce yazılmış metinler ışığında yapılmasından kaynaklanıyor. Yani yüzlerce yıl boyunca “öykü” denilerek kaleme alınmış metinlerin ortak özellikleri bizi bir “öykü” tanımına götürüyor. Ama edebiyat öyle bir şeydir ki, yaratıcı esin insanı mevcut tanımların sınırlarının ötesine kaçmaya zorlar çok zaman. Daha doğrusu, yazarken kalemimizi tanımla ya da kavramla sınırlamayız, yaratıcı ve özgür zihin bizi başka yerlere götürmeye kalktığında, aman şu sınırı ihlal ediyorum, demeyiz, aksine nereye, nasıl, ne kadar gidebileceğimiz bizim için çok daha önemlidir. Bunun sonucunda da o tanımların sürekli ihlal edilmesi kaçınılmazdır. Ne kadar gevşek tanımlar yaparsak yapalım yazının bizi nereye götüreceği belli olmaz. Çok zaman o gevşek tanımın da ötesinedir yolculuk. Önemli olan hangi türde anlatacağımız değildir çünkü, bizi yazmaya, hikâye etmeye sevk eden derttir, dürtüdür. Tür meselesi çok zaman yazarın değil yayıncının meselesidir, kitabı hangi diziye dahil edeceği ya da nasıl pazarlayacağı konusunda.

4- "Eserleri farklı dillere çevrilen bir yazar bir bakıma özgürleşirken, dilbilimsel anlamda özgünlüğünden bir şeyler kaybeder." görüşüne katılır mısınız?
*Genellemelerden uzak durma yanlısıyım. Önermenizi doğrulayacak örnekler olabileceği gibi aksi de mümkün. Yazar, yapıtını ileride çevrileceği dilleri –de– düşünerek yazıyorsa, diyelim başka dillere çevrilmesi zor olan yerel söyleyişlerden ya da sadece o anadilde anlamlı olabilecek kelime oyunlarından kaçınıyorsa bunu özgünlüğün yitirilmesi olarak görmek pekâlâ mümkün olabilir. Ama bunu özgürleşme olarak görme yanlısı değilim. Aksine bana özgürlükten de uzaklaşma olarak görünüyor. Dili, ana dili, bir tutsaklık olarak görmüyorum, aksine yazı dili bizi dilin yerleşik kavrayışlarından kurtaran, özgürleştirici bir enstrümandır. Bir olguyu daha önce anlatılmamış biçimde anlatabilmek için dili eğeriz, bükeriz, biçimlendiririz, edebiyat bize bu imkânı verir. Belki de varoluş nedeni budur edebiyatın. Dünyayı daha önce görülmemiş ve ifade edilmemiş biçimde dile getirmek. Buradan baktığımda edebi yaratıcılığı doğuran, kışkırtan, bu anlamda bir edebi metin yaratma edimini önceleyen dünyayı yeniden kurma, farklı biçimde dile getirerek yeniden kurma isteğidir. Bunu yapabilmemiz için de bizim elimizde dilden başka bir malzememiz yok. Biz, tutup da bu malzemenin mevcut ya da bizim vereceğimiz biçimlerle mevcut hale getireceğimiz imkânlarını, o metnin ileride çevrileceği başka dilleri gözeterek azaltırsak, bunu özgürlük olarak değerlendirmek bana mümkün görünmüyor.

Eskişehir Genç Edebiyat Platformunun Cevapları
1- İnsanlar önce konuşmayı öğreniyor ve sonra yazmak ve okumak geliyor; ancak bu senkronizasyonda düşünme disiplini aynı kalabiliyor mu? Yaratıcılık nerede zedeleniyor? Genetik birikim çevre ve alınan eğitimle nereye taşınıyor? Yazmak bir düşlem yolculuğu ve belki de konuşmaktan daha büyük bir özgürlük alanı. Belki konuşamazsın ama yazabilirsin. Bu tecrübe hem bir öğreti hem de bir ampirik yanılsama safhasında bile verimlidir. Çünkü yazar kendini yenilerken yanılmayı da yaşamak ister. Yenilik zaten yapılmaya hazır olmak değil midir? Yazmak, yaşamaktır. Tökezlemek de bu yolculuğa dahil. Bu yolu böyle bilmek gerekir.
2- Coğrafya kaderdir elbette. Barış hangi coğrafyaya hakimse dünya oraya ulaşmaya çalışır. Medeniyet orasıdır. Peki o barışı sağlayanlar bunu nasıl sağladı? Kendi ülkesinin barışı için evrensel dili unutan barış da anlam taşır mı? Bir Afrika ülkesi 10 adet aşı temin ettiyse coğrafya kaderdir. Edebiyat sanatın özgürlüğünde emekçi bir isçidir. Yazar bir emekçidir. Haksızlığın karşısında olmak da bu kaderin parçasıdır.
3- Söyleşilerde şiir hepsinin üzerinde bir şemsiye olarak diye tanımlanır; ancak öykü, roman ve deneme türleri birer okyanustur. Varılacak yere gitme yollarıdır hepsi.
4- Bir yazar belki anadilinin dışında daha özgürce yazabilir. Bazen de anadilini dışında yazamayan yazarlar da görürüz. Burada kritik konu çeviri konusudur. Çeviri bir felsefe ve sanat alanıdır aslında. Çevirisinde yanlışlık olan eserler yaralıdır. Bir yazar başka dillerde yaşarsa çoğalır. Bizce yazar bir sanat dili de olan İngilizce olarak eserlerini yazarsa, diğer dillere çeviriminde daha az hata payı olur belki. Maalesef edebiyatımızda çeviri sorunsalı birçok konunun da önüne geçiyor.

***

Şampiyon liseliler

Burdan Eskişehir'imizin her okulundan başarıları memnuniyetle yazıp gençlere ve değerli eğitimcilerimize tebrik ve teşekkürlerimizi sık sık iletiyorum. Üzerlerinde baskı oluşturmadan bir nebze olsun motivasyonlarına katkıda bulunmak bize düşen görev oluyor. Şehir Koleji öğrencileri Uluslararası Bilim Temelli Bilgi Yarışmasında önemli başarılar kazandı. Ege Meriç Şahin (9. sınıf) Matematik dalında, Ata Karahan (11. sınıf) Coğrafya dalında dünya birincisi olarak altın madalya almaya hak kazandı.

Değerli Hocam Gönül Gökmeydan'ın bütün şehire örnek olan çalışmalarının neticelerinden olan bu eğitim kültürü önemli bir momentum kazanmış durumda. Gençlerin ruhuna dokunan bir estetikle bu başarıları getiren sistem ülkemizin de hasret kaldığı bir hayal aslında. Gençlerimize, ailelerine ve başta Gönül Hocamız olmak üzere emeği geçen tüm eğitimci dostlarımıza sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. İyi ki varsınız.

***

Çevre yolunda son durum

Geçen hafta sosyal medyada başlayan ve zaten yıllardır merakla beklenen bir konuyu yeniden gördüm. Beklentiler var, talep edilen konu belli ama neticenin gelmesini isteyen bir kamuoyu var ortada. Sosyal medyada gördüğüm haber bence şehrin birçok konusunda olduğu gibi bu konuda da sonuç alınmasını isteyen ve örnek çalışmalar gerçekleştiren Metin Saraç'a aitti. Kent estetiği anlamında şehrin sanat sayfasından bu konuyu yazmak istedim ancak herhangi bir bilgim olmadığı için tahmini yazı yazarak eksik aramak niyetinde asla olmadığım için aldım telefonu elime. Önce Eskişehir sonra Karayolları 4. Bölge Müdürlüğünde yönlendirildiğim 5 ya da 6 kişiyle konuştum. Hepsine sayfanın sanat sayfası olduğunu ve arama sebebimin öncelikle bir vatandaş olarak merak olduğunu ilettim. Estetik dilinde gayet kolay buluşup anlaştığımız kişilerle telefonda yapıcı bir konuşma geçti. Sonunda Başmühendislikte projelerden sorumlu birime ulaştım ve yine kendisine konuyu sordum. Güney Çevre Yolunun zaten onaylanmış bir proje olduğunu ancak Kuzey Çevre Yolunun 2021 yılında onay aldığını söyledi. Ben de çok sevindiğimi kendisine ilettim. Karşılıklı teşekkürlerle telefonu kapattık. Bunu bu şekilde yazabilir miyim diye sordum ve memnun olacağını söyledi. Demek ki Eskişehir'de tam duyulmamıştı. Sonuçta konuştuğum kişilerin hepsi büyük nezaket içinde bana durumu izah etti ve Kuzey Çevre Yolu projesinin bu yıl içinde onaylandığını söylediler. Ben de kendi adıma konuyu gündeme getiren Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkan Vekili Metin Saraç'a ve yetkililere buradan teşekkür ediyorum. Umarım kent estetiği için olmazsa olmaz ve iş yaşamı ve insan psikolojisi için en önemli konulardan olan yol gerçeği bu şekilde neticeye kavuşur. İletişim güzel bir sanat. Eskişehir için en güzelini isteyen herkesin de sevineceğini umuyorum. Onlar, bunlar demeden biz diyerek umarım bu konularda başlayan ivme birçok konuda da hayat bulur.

***

Haftanın Fotoğrafı

Kadir İstifçi- Balıkçı (EFSAD )


PAYLAŞ

Yazara Ait Diğer Makaleler


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

Haber Arşivi

Çok Okunanlar

NASREDDİN HOCA KORONAYA YENİLDİ

1

ESKİŞEHİR TEŞKİLATI DA KATILDI

2

CHP’NİN ACI GÜNÜ

3

YAY AİLESİNİN ACI GÜNÜ

4
Reyna Premium