ANA SAYFA > Yazarlar > Gencer Aytüre > Nuray Akçasoy Nuray Akçasoy “yeter!” dedi

Nuray Akçasoy Nuray Akçasoy “yeter!” dedi

GencerAytüre
Sosyal Medya :
04 Ocak 2021, Pazartesi 11:08

2020'nin ardından ne desek bilemiyorum ancak içinde olduğum Eskişehir Kent Konseyi Ailesi yaşanan sancıları masaya yatırıp vicdanlara sesleniyor. Nuray Akçasoy 2020'de yaşanan kadın cinayetleri ile ilgili üzüntüsünü ve yeni yıl temennilerini Kent Ajandasına şöyle tarif etti: "Ülkemiz ne yazık ki 2020 yılını büyük kayıplarla kapattı. Dünyayı etkisini alan Kovid-19 pandemisi 20 binden fazla insanımızı aldı. İzmir ve Elazığ'daki depremler 161 can kaybına neden oldu. Ama bir felaket daha var ki, sadece bu yıla özgü değil: Kadın cinayetleri... Kadın cinayetleri ile başlayan 2020 yılı yine aynı vahşetle sona erdi. Üç kadınımızın daha hayattan koparıldığı 29 Aralık, ülkemizde kanlı ve kara bir gün olarak tarihe geçti.
Unutulmamalıdır ki kadın cinayetlerinin rutinleştiği bir yerde ekonominin, eğitimin, ailenin, sokağın, ticaretin, çalışma hayatının, kısacası hiçbir şeyin normalleşmesi mümkün değildir. Kadına karşı işlenen şiddete karşı bütün toplumun sorumluluk üstlenmesi ve harekete geçmesi elzemdir. Medya, üniversite, sivil toplum kuruluşları, siyasal partiler, dini kurumlar, meslek kuruluşları kadına karşı şiddetle mücadele etmek için birlikte çalışmalı, ortak akılda buluşmalı, belki de adına ‘insanlık’ diyebileceğimiz bir koalisyon oluşturmalıdır. Tüm bunlara ek olarak özellikle vurgulamak istiyorum, ilk imzacısı olmakla övündüğümüz İstanbul Sözleşmesi neden etkin uygulanmıyor hatta neden sözleşmeden vazgeçilmek isteniyor? İstanbul Sözleşmesi, 6284 Sayılı Yasa tartıştırılmasaydı, kadın cinayetlerinin önlenmesi için tüm bu yasal normlar etkin çalıştırılsaydı ve eksiklerinin giderilmesi yönünde yukarıda bahsettiğim gibi tüm kurum ve kuruluşlar, STK’lar ile beraber samimi bir ortak çalışma gerçekleştirilseydi bugün belki de her şey çok farklı olabilirdi.
Her zaman söylemlerimizle vurguladığımız bir şey var “Şiddetin her türlüsüne dur diyorum!” Şiddet; toplumumuzda kanayan bir yara, çözüm olarak sanılan ancak geri dönülemez hatalara sebep olan kötü bir eylemdir. Üzülerek söylüyorum, etrafımız bir ölüm ve şiddet kültürüyle kuşatılmış durumdadır. Eşitsiz toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerine kurulu ataerkil yapı ve bu zihniyet zinciri kırılmadıkça var olan hukuk da işlemeyecektir. Kadının kendi hayatı üzerinde söz, tercih ve özgürlük hakkına sahip olması bir imtiyaz değil, insan haklarının ve onurunun tabi bir gereğidir. Bizler 2021 yılında da şiddetin her türlüsüne dur demek için mücadelemizi sürdürecek, ‘İstanbul Sözleşmesi Yaşatır’ diyecek ve toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı bir toplum oluşması için çalışmalarımıza devam edeceğiz. Tüm bu çalışmalarımızda toplumun her kesimden ortak sorumluluk aldığımız, birlikte harekete geçtiğimiz sağlık, barış, mutluluk ve sevgi dolu bir yıl diliyorum."

***

Gençler ve edebiyat

Eskişehir Genç Edebiyat Platformunun röportajları devam ediyor. Eskişehir'de edebiyata vee sanata değer veren her okul ve üniversite Eskişehirli öğrenciler ile başlattığımız bu yolculukta gençlerin çok sevdiği, daha çok tanımayı istediği isimlerle konuşmaya devam ediyoruz. Sevgili Bircan Çelik bu hafta Eskişehir Genç Edebiyat Platformunun konuğu. Salih Bir ve Emine Benli soruyor. Çocukluğunuzda en sevdiğiniz yazar kimdi? O yazar mı size ilham kaynağı oldu? Değilse ilk notlarınızı alma sebebiniz neydi? Bircan Çelik: Samsun’un Bafra ilçesinde doğdum, Alaçam ilçesinde ilkokul, ortaokul ve lise eğitimimi tamamladım. Yaşadığım yer Alaçam’da kitapçı yoktu. Sadece okul ihtiyaçlarımızı karşıladığımız bir kırtasiye vardı. Bu kırtasiyeye gelen; çocuklar için masal, hikâye ve öykülerdi alıp okuduklarım. Seçme şansım olmadığı gibi, yönlendirici ve yol açıcı da olamadı okuduklarım. Orta birinci sınıfta aklımdan, yaşımdan büyük romanlar okumaya başladım. Türkçe öğretmenim Halk Evi Kitaplığından getiriyordu bu romanları. Arkadaşlarımla sınıfta dönüşümlü olarak okuyorduk. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Sait Faik, vb. yazarların ürünlerini ortaokul’da okudum. Okuduklarımı anlayacak, tartışacak ve üretime çevirecek yaşta olmasam da, okuduklarım beni büyüttü ve böylece bakış açım dünya görüşümü de belirledi. Akabinde okul gazetesine öykü, anı, günce ve hikâye türünde yazılarla yazmaya adım attım. Lise ikinci sınıfta şiir yazmaya başladım. O ilk yazdıklarımın şiir olmadığını Nâzım Hikmet’i okuyunca anlayacaktım; çünkü okul müfredatında öğrencilere şiiri sevdirecek şairler okutulmadığı gibi, şiir bilincine ve sevgisine sahip öğretmenler de yoktu. Küçük yaşta edindiğim okuma alışkanlığı –her yazılı ürünü okuyarak- beni şiir yazmaya yöneltti diyebilirim; böylece özsel deneyimlerin ardından yavaş yavaş dile de hâkim olmaya başlıyorsunuz. Yeteneği de göz ardı etmemek gerek… -Sizce bir yazar ülkesinin şartlarından uzaklaşıp sadece kendisi için kendi duyguları için yazabilir mi? Bircan Çelik: Yazabilir, hiç kimse yazmaya çalışan birine engel olamaz, olmamalı; ne var ki “yazan” kişinin “yazdıkları” okumaya değer midir, bunu tartışabiliriz! Birey ortaya koyduğu ürünü yaşadıklarından, toplumsal olaylardan, kent - kasaba yaşantılarından ve doğadan beslenerek yapıtını oluşturur. Özellikle şairler, duyan, gören ve hisseden kimselerdir. Gülten Akın, Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı’nda, Seyran Destanı’nda, İlahiler’de, 42 Günün Şiirleri’nde insanların çektiği acıları, göçlerin kentlerde oluşturduğu uyumsuz toplum modellerini, toplumsal olayları duyumsayarak, içselleştirerek şiire aktardı. Keza Sennur Sezer enternasyonalist dayanışma ile yazdığı şiirlerde bile kadını, kadınlık sorunlarını, anaları, kadınların gecekondu yaşamlarını öne çıkararak o yaşantılara tanıklık etti. Nâzım, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı tüm duyargalarıyla insana bakarak, görerek, hissederek ve yaşayarak yazdı.
Yazılan her şiir, bireyin önce öze bakışı ve o özü okuruna tertemiz bir dille yansıtabilmesidir. Şiiri şiir yapan da, şairin poetikasını oluşturan da dağarcığındaki yapıtaşlarının yerli yerine oturmasından geçer. Yazar kurgu yapar; roman ve öykü için gereklidir kurgu. Şiir içinse, duygu ve ilhamı geçip; yetenek, tarih şuuru, esin, estetik, ses ve işçilik; şiir mimarisini –omurgasını- oluşturmak için gerekli olan unsurlardır. -Sizce şiir, roman ve öyküden çok farklı niteliklere mi sahip? Bir şair roman yazarken zorlanır mı mesela? Bircan Çelik: Şiir, maddi kaynakların ve onu sınırlayanın olmadığı bir yerde, dilin bir şeyler söylemesidir. Şiir aynı zamanda şairin kendisine de bir itiraz teşkil eder. Şiiri eğip büküp başka başka şekillere sokamayız, şiirdir şairi yöneten; kısaca işlevi kendindedir şiirin. Güncel kullanılan dilin ötesinde, üstgerçekçi sözel içerikli, insanın estetik ve varlık alanına hitap eder. Kısaca bir üst dildir şiir… Öyküyle akrabalığı vardır, geçirgenlik dereceleri uyumludur. Şiir gibi yaşanmışlıklardan yola çıkıldığı gibi kurgulanabilir de. Olay hikâyesi, durum hikâyesi gibi unsurları içerir öykü. Yalnız şiir; öykülemeyi yani anlatımcılığı pek kabul etmez. Romana bambaşka bir alan olarak bakıyorum. Bana göre ve şiire göre, yazması- kurgulaması daha kolay. Yaşanmış ya da yaşanabilecek olaylar kurgulanarak, önce zamansal giriftleri belirlenir ve sonra insan ilişkileriyle birlikte uzunca anlatıldığı düz yazı şekli. Günümüzde de en çok okunan edebî yapıtlardandır roman. Şiir okuru azdır, piyasaya hitap etmez; nedeni ise şiir okuru seçicidir de ondan…
Genç yazarlar ve okurlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bircan Çelik: Öncelikle şunu söylemek isterim: Şair ve yazarları ‘genç’ ve ‘yaşlı’ diye sınıflandıramayız. Ürettikleri ürünlerin genci, yaşlısı olur. Bir şair ve yazarın biyolojik yaşı genç olabilir; eğer ürünü çağın gerisinde kalmışsa biz arkaik bir yapıtı okuyoruzdur; dolayısıyla ürün eskidir. Kuşak çatışması her dönem olagelen bir durum. Doğal olan da budur zaten. Güncel üretim zamanı içinde hiçbir yazarı sağlıklı değerlendirme yapamayız. Edebî tarih yapıtlar üzerinden dönemsel değerlendirmesini yapacaktır. Okur parametresi ise teknolojinin sunduğu hız çağıyla birlikte değişkenlik gösteriyor. Dijital okumalar, matbu okumalarının yerini aldı. Ne kadar doyurucu ve ne kadar bilgi hareketini genişlettiği ve kışkırttığı tartışılır. Şu kelimeler size neleri çağrıştırıyor?
Özgürlük: İnsan haklarının olmadığı bir dünyada çok özlediğimiz. Yarın: Geleceği hâyâl ederek, umutla çalışmak ve çitin ötesini yaşama arzusudur yarın. Aşk: En güzel sözcük! Aşkı tatmayanın, yaşamayanın gönül gözü kördür.
Uzak: Hep yakına gelmesini istediğim sevgili. Kuşlar: Uçsuz bucaksız gökler, masmavicert Özgürlük. Kanatlarını hep kıskandığım canlılar… Çok teşekkür ediyoruz, sizi seviyoruz. Eskişehir'den edebiyatı seven herkese sesleniyoruz: " biz de varız"

***

Haftanın öyküsü fitbolcu

Sakal mı bırakmış, yüzüne kurum mu sıvazlamış? Derken bana bir baktı, bir durdu, bir tanıdı, üzerime bir koştu. İkimiz de kollarımızı sonuna kadar açtık: Vay Musa sen ha!” Bana daha dikkatli bakmak içindi. Belden yukarısını geriye çekip gözlerini açabildiğince açtı: “Tek beyaz yok, saçlar hâlâ üzüm, hiç değişmemişsin yahu! ” “Kolleston değişmiyor be Musa!” Kalın dudakları arasından sarı dişleriyle kikirdedi. Baktım, yüzüne mıhlanmış sevimli, şapşirik hali yerli yerinde duruyor. Hemen yakında bir kahve aradık. Çaylarımızı höpürdettik. Neler gelmedi aklımıza. Sahayı karış karış konuştuk. O saha, bu saha, gel aynı saha, dolaştık, koştuk durduk. Dünya, her şey, çevreleyen beyaz kirecin içinde dönüyordu. Oraya tonla laf sığdırdık. Kimlerle top koşturmuş, kimlerle takılmış, ne vardıysa saydı döktü. Gol kralı bile olası varmış. “Yahu sen defansta değil miydin Musa?” Uzaktan, frikik, penaltı, her yerden vurur, sallarmış golleri. Şimdi oldu, “Sallardım.” deyince. Gollerden olsa gerek, sesine coşku geldi o an. Formayı sırtına geçirmiş, seremonideydi neredeyse. Ne takımlar istemiş de varmamış. Bir ikna etseymiş babasını, Fenerbahçe, Beşiktaş tamammış. Siz bilmezsiniz, eskiden oğlunun çuvalla para kazanmasına direnen babalar çoktu. Küçük takım ister, vermezler, büyük takım ister, yine vermezler. Nedenine gelince topa giden defter kitap açmazmış. İlla okumalıymış çocuk kısmı. Musa, topa ne kadar, nasıl tepti bilmem ama laflarına bakılırsa deli parayı tepmiş. Ben davranmadan: “Bizim takım küme düşmüştü, en son o zaman karılaşmıştık.” dedi. O sordu, ben sordum. İş, ev bark derken laf oraya dayandı. Alt tarafı “Ne zaman evlendin?” dedim. Alnını ovup duruyor, çıkarmaya çalışıyor. Fitbolun gözünü seveyim. Sırıttı, çıkardı: “Galatasarayın bir maçta beş gol attığı zaman, ha o zaman evlendik.” “Ya çoluk çocuk?” “Olmaz mı dedi; bir süre olmadı, ardından ikizler geldi.” “Yaşları maşallah?” “Yaşı yaşı…” Bir düşünce kapladı: “Ha geldi. Galatasaray UEFA kupasını kaldırdı, ertesi gün bizim ikizler oldu. “Yenge bırakıp gitmiş he?” dedim kulağına usulca. Kulak memeleri hafifçe kızardı: “Sorma, dünya kupasında üçüncü olduğumuz günün bir gün öncesi evleri ayırdık. Fitbolcu bana kaldı, kız annesinde.” “Ziyanı yok, fitbolla dünya evine girmişsin.” Boşta bulununca böyle çıktı ağzımdan. “Dünya üçüncülüğüne mi sevindin, eşinden ayrıldığına mı üzüldün?” desem, “Valla o gün benim keyfimi hiçbir şey bozamazdı.” diyecekti. İndirgenmiş sohbetin ötesine geçmek için antrenmanım yetersiz kaldı. Çok geçmeden amatör maçların başlamak üzere olduğu aklına geldi. Acele işi çıktı. Hafif tempo antrenmana başladığını gördüm. Arkasından bakakaldım. O stadyuma, ben fabrikaya, yolları ayırdık. Mehmet Sadık Bozkurt

***

HAFTANIN FOTOĞRAFI GÜZİN ÖZLÜ -RUHUN BEN HALİ ( EFSAD)

***

HAFTANIN KARİKATÜRÜ EROL BÜYÜKMERİÇ

***

HAFTANIN EĞİTİMCİSİ İBRAHİM BİLEK

Bazı insanlar vardır, uzaktan bilirsiniz. Klişeleşmiş not verme alışkanlığı vardır toplumun ve etrafı böyle tanımlar insanlar. Halbuki tanışmak o kişinin söylediklerini, yazdıklarını tanımak ve anlamak çabası değil midir? İbrahim Hocam ile yıllar önce aynı gazetede yazdık yıllarca. Yazdığı kitabın getirdiği ses benim için vicdani bir olaydı aslında. Çok sık görüşemesek de görüştüğümüzde ayaküstü de olsa konuşup varırız aynı noktaya, vicdana, samimiyete... Her hafta örnek bir eğitimciyi yazma fikri okumayan, sanata uzak eğitimciler olduğu için aklıma geldi. Bir öğretmen arkadaşım sormuş: " Peki okul yöneticileri hiç mi sanatın içinde olmayacak, bir şiir dinletisinde karşımıza çıkmayacak; bir sanat galerisinde olmayacak?" diye. Ne güzel bir soru. İbrahim Hocam kalemiyle de tebeşiriyle de vicdana dokunan, gençleri ve ülkesini seven kıymet bilir bir eğitimcidir. Koridorlarda bağırıp çağıran, sosyal medyada kopyala yapıştır entelektüelitesinden uzak, özgün kelimeleriyle zamanın gergefine dostlarıyla harman olan güzel bir insandır. İyi ki varsın hocam: "Uzakistan" dediğin yürekte biriken kuşlar değil mi? Sevgi ve dostlukla...

***

Seramik Öykü

Kültürel miras taşıyıcısı torna çark ile serbest elle seramik şekillendirme vazo yapımını paylaşan Burcu Güzekin, DPÜ Kütahya Meslek Yüksek Okulu Seramik Bölümü mezunu ve Efsane Mehmet Yıldırım'dan torna kursu almış. Sanatın her adımda gelişen ve asla bitmeyen bir şiir olduğunu düşünen Eskişehirli sanatçı yeni çalışmalarını da üretmeye devam ediyor.

 


PAYLAŞ

Yazara Ait Diğer Makaleler


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

Haber Arşivi

Çok Okunanlar

TAMBOVA’NIN ACI GÜNÜ

1

BAŞKAN TEPKİ GÖSTERDİ

2
Reyna Premium