ANA SAYFA > Yazarlar > Gencer Aytüre > Ünlü edebiyatçılar Eskişehir'i selamlıyor

Ünlü edebiyatçılar Eskişehir'i selamlıyor

GencerAytüre
Sosyal Medya :
08 Kasım 2020, Pazar 10:09

Edebiyatımız belki de en çok sosyoekonomik sebeplerle gelişim sorunu yaşıyor diye düşünüyorum. Okumayan topluma seslenişin zorluğunu yaşayan yazarlar daha ileriye giderken elbette okurun yapısını da kendi iç dünyası kadar düşünmek zorluğunu yaşıyor. Ülkemizim dünya edebiyatıyla kıyaslandığında bazı kentlerin sürükleyici özelliği önem taşıyor. Biliniyor ki Eskişehir bu kentlerin en önemlilerinden ve edebiyata daha fazla değer verme çabaları içinde önemli edebiyatçıların Eskişehir anıları da gençlere önemli bir yol açacaktır. Birçok sebeple tutuk kalan gençler Eskişehir'de bence artık daha faal ve ısrarla yeni yazarlar keşfine çıkmış durumdalar. "Birçok sebepten henüz tanışmadığımız çok önemli yazarlarından varmış." yorumu bende büyük bir üzüntüye sebep oldu gençler adına. Birçok okulun edebiyat zümresini ve edebiyata ilgili gençlerini tanıyorum. Daha fazla etkinlik ve irtibatla gençlerin ne istediğini, nasıl bir okuma alışkanlığı edindiğini ve sevdiği yazarları nasıl takip ettiğini görme fırsatı ediniyorum. Kendilerine önerdiğim yazarların da Eskişehir notlarını merak ettiklerini biliyorum. Ülkemizin birçok önemli yazar ve şairlerinden Salih Bolat, Hüseyin Duygu, Hasan Erkek, Nazmi Bayrı, Yusuf Alper, Halime Yıldız, Aydan Ay, Zafer Doruk ve Zeynep Aliye'nin Eskişehir notlarını ve Eskişehir'e selamlarını edebiyatımız için önemli bir ilk olacak şekilde gençlere ve Eskisehir'deki tüm edebiyatseverlere iletiyorum. Bence bu zaman içinde daha da kıymetle hatırlanacak bir sayfa olarak hem okul duvarlarında hem de etkinliklerde yer edecek önemli bir detay olacaktır. Küçük adımlar önemli tanışıklıkları yaratır ve hep sorduğumuz "Neden okumuyoruz? " sorusuna belki bir cevap olur, küçük bir adım olur diye düşünüyorum. Ülkemizin çok değerli şair ve yazarlarından sayfamıza sığmayan ama kalben birlikte olduğumuz daha birçok değerli dostlarımıza Eskişehir'den sevgiler, selamlar.

***

SALİH BOLAT- BENDEKİ ESKİŞEHİR

Eskişehir’in benim kişisel hayat maceramdaki yeri üç imge biçiminde gelişir. Birincisi, 1970’in sonlarına kadar Ankara –İstanbul yolunu trenle kat ettiğim zamanlarda, Eskişehir bir “gece yarısı istasyonu” olarak imgelemimde yer alır. Dışardan gelen “ayraaan!”, “yoğuuuurt!”,”haşhaşlı poğaçaaaa!” diye bağıran satıcıların sesleriyle uyanıp, yarı uykulu çevreme baktığımda gördüğüm manzara: Dışarda koşuşturan yolcular, içeride omzunuza çarparak geçen, yüksek sesle birbirlerini arayan, koltuklarını bulmaya çalışan yolcular…İlerde bir büfe, ışıkları yanan bekleme salonunda başka bir treni bekleyen birkaç yolcu, telaşla bir tren görevlisiyle konuşan kırmızı şapkalı hareket memuru… İstasyon binasının ön tarafına hiç geçmemişimdir. Orada ne olduğunu da merak etmediğimi söylesem, abartmış olmam. Ama tren penceresinin bir kesitinden gördüğüm park etmiş otomobillerden anlaşıldığına göre, bir kentle ilişkisi olan bir bina. Ama yine de Eskişehir benim için bir gece yarısı tren istasyonudur. Öyle ki, tren Eskişehir istasyonunda durduğunda, kendimi bir “Demiryolu Hikayecileri” müşterisi gibi hissetmişimdir hep. Bu nedenle, Oğuz Atay’ın, “ben buradayım, sen neredesin?” diye sormasını, beni görmezlikten geldiğine yorup üzülmüşümdür. Oysa tren penceresinden yarı sarkıp sucuk-ekmek satıcılarının arasından çıkıp gelecek bir demiryolu hikayecisini aramışımdır. Eskişehir’in bendeki ikinci imgesi, özellikle 1980’li yıllardan sonra, “gece yarısı tren istasyonu” olmayı aşmış ve artık bir kent imgesi düzeyine varmıştır. Küçük, içinden bulanık bir çay geçen, hüzünlü, korkunç soğuk bir taşra kenti. Oraya, bozkırın ortasına yapılan üniversiteden önce yoktu sanki. Anadolu Üniversitesi! Bize Eskişehir’i hatırlattı. Gerçi büyük bir askeri birlik ve ona bağlı sürekli büyük bir gürültüyle inip kalkan savaş uçaklarının varlığı, devlet demiryollarının büyük ve önemli bazı kuruluşlarının varlığı daha eskiydi ama sanki kendi hallerinde yaşayıp gidiyorlardı ve Eskişehir’in sesini duyurmak gibi bir iddiaları yoktu. Ne zaman ki üniversite açıldı, özellikle açık öğretim fakültesi açıldı, Eskişehirspor’un duyurduğundan daha fazla duymaya başladık bu kentin adını. 1990’lardan sonra, Eskişehir benim için artık son derece modern, entelektüel birikimi olan, gençliğin yoğun olarak hareket halinde olduğu, muhalif bir duyarlılığa sahip bir kent olmaya başladı. Özellikle davet edildiğim söyleşiler ya da başka kültürel etkinlikler için gittiğim zamanlarda, Eskişehir’in şaşırtıcı düzeyde gelişmiş dokusuna tanıklık etme şansı bulmuşumdur. Temiz, bakımlı, estetik görüntüsüyle küçük bir Prag izlenimi bırakmıştır. Bilimsel ve sanatsal etkinliklere son derece açık olan Eskişehir’de, özellikle geniş ve bilinçli bir şiir okurunun oluşmuş olması, nüfusun önemli bölümünün “birey olma” bilincini de geliştirdiğini göstermektedir. Elbette bütün bu gelişmelerde, üniversitenin eski rektörlerinden, mevcut Belediye Başkanı, adeta bir sihirbaz olan Prof.Dr. Yılmaz Büyükerşen’in sihirli dokunuşlarının olduğunu belirtmem gerekir. Eskişehir: Kendine tutunarak yaşayan yeni şehir!

***

HASAN ERKEK- ESKİŞEHİR, GENÇLİĞİM….

Üniversiteyi Ankara’da okudum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini dört yılda ve birincilikle bitirmiştim. Daha öğrenciyken, şiir ve tiyatro alanında ödüller almaya başlamıştım. Üçüncü sınıftayken, Bedel adlı oyunum TRT Radyo Tiyatrosu Büyük Ödülünü almış, seslendirilip yayınlanmıştı. Filme çekilmek üzereydi. Yani kariyerime, erken yaşlarda başarılı bir giriş yapmıştım. İstesem, Ankara’da kalabilir ya da İstanbul’a gidip dizi ve reklam yazarı olabilir, çok para kazanabilir ve ünlü olabilirdim. Ortam buna çok uygundu. Ama ben sahici sanat yapıtları ortaya koymak, sanat alanında bilimsel çalışmalar yapmak için sakin bir kent olan Eskişehir’e gelmeyi seçtim. Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin kapatılmasıyla kesintiye uğrayan Anadolu aydınlanmasının canlanmasına katkıda bulunmak istiyordum. Eskişehir’e 1991 yılında geldim. İstanbul, Ankara, İzmir dışında, ilk kez Anadolu’da bir kentte, dahası adı Anadolu olan bir üniversitede konservatuvar kurulmuş, tiyatro bölümü açılmıştı. Üniversitenin rektörü, uzgörülü bir yönetici ve sanatçı olan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’di. Açılan sınavı geçip Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladım. Başlar başlamaz da, bir oda, bir masa, bir de kitaplık verdiler. Henüz bilgisayar yoktu üniversitede. Ama ilk aldığım ödül parasıyla aldığım daktilomu masaya koymuş, üretmek için temel ihtiyaç listesini tamamlamıştım. Odanın boş duvarlarına, kitaplığın boş raflarına bakıp düşler kuruyordum. Süresini kestirememekle birlikte, yazacağım tiyatro oyunlarının afişlerinin çalışma odamın bütün duvarlarını kaplamasını düşlüyordum. Kitaplığın raflarından hiç değilse birinin benim kitaplarımla dolması gerektiğini düşünüyordum. Elbette, o günlerde, bu düşlerimden ve düşüncelerimden kimseye söz etmedim. Etsem de inanmayacaklardı. Eskişehir’i özel olarak seçmiş ya da büyük kentlerdeki tiyatro okullarını kazanamadığı için buraya gelmek zorunda kalmış, çoğu benim yaşımda olan öğrencilerimi yüreklendirmeye çalışıyordum. “Her yerde sanat yapılabilir, iyi sanat için büyük kentlerde olmanız şart değil, güçlü sanat için her zaman ‘büyük tesis’ gerekmez” diyordum. İlk yıllarda ne kadar inandırıcı olabildim bilemiyorum. Çünkü gençler her zaman, sözlere değil, somut eylemlere bakarlar. Kısacası sözlerimi pekiştirmek için somut ders araç gereçlerine, örneklerine ihtiyacım vardı. Bu araç gereçler ancak zaman içinde gerçekleşebildi. Doğal olarak, ilkin odamın duvarlarına, başka yazarların oyun afişlerini astım. Kitaplığımı başka yazarların kitaplarıyla doldurdum. Onları iyi okuyarak, özümseyerek ve geleneğe dayanıp üreterek bu gerçeği yavaş yavaş değiştirdim. Her oyunum oynandıkça, afişini çerçeveletip odama asıyordum. Her kitabım yayımlandıkça kitaplığımın üst rafına yerleştiriyordum. Ancak 20 yılın sonunda, öğrencilerim üzerinde etkili olabilecek araç gereçlere, örneklere ulaşabildim. Nihayet, odamın bütün duvarları yazdığım oyunların afişleriyle dolmuştu. Dahası o afişlerin bazıları başka dillerdeydi, çünkü oyunlarım Devlet Tiyatroları, şehir tiyatrolarının yanı sıra, başka ülkelerde de sahnelenmişti. 40 dolayında afişim olmuştu. (Güzel Sanatlar Fakültesi o afişlerden bir sergi açtı.) Kitaplığımın üst rafını ise tamamen benim kitaplarım doldurmuştu. Öğrencilerimi motive etmek için, konservatuvara geldikleri ilk hafta odamda çaylı bir toplantı yapıyor, onlara, Eskişehir’e ilk geldiğim günlerdeki düşlerimi anlatıyordum. Sözlerimin sonunda, büyümüş gözlerle odanın duvarlarına bakıyorlardı. Kitaplığımın üst raflarını incelemeye koyuluyorlardı. Böylece, her şeyden önce düşlemek, yaratmaya cesaret etmek, planlamak ve planlarını gerçekleştirmek için çalışmak gerektiğini somut olarak görüyorlardı. Bunun Eskişehir’de de mümkün olabileceğini örnekle anlıyorlardı. Eskişehir’de 25 yıl kaldım. 13 Ülkede, 25 kitap yayımladım. Yurtdışında 20’ye yakın kitabım basıldı. 50’ye yakın farklı kitap kapağım oldu (onlar da bir sergi açacak kadar birikti). Çalışmalarıma 25’e yakın ulusal ve uluslararası ödül verildi. Umarım Eskişehirli gençler için esinleyici olur. Ben bunları yapabildiysem, onlar çok daha fazlasını yapacaklardır.

***

HÜSEYİN DUYGU- GÜN OLUR ESKİŞEHİR ANIMSANIR

Gittikçe demokratikleşen, toplumsallaşan ülkelerin insanları, başka halkların insanlarını, kültürel değerlerini tanımaya çalışarak evrensel kültürlü bir dünya vatandaşı olmayı amaçlıyor. Eskişehir Tepebaşı Belediyesi aynı yolda yıllardır yeni adımlar atıyor. 2015 yılında düzenlediği Uluslararası Şiir Festivali’ne çok sayıda Türkiyeli şairin yanı sıra, başka ülkelerden de dokuz şairi davet etmişti. Çağdaş Danimarka şiirini tanımak için de dört önemli temsilcisini ve beni davet etmişti Tepebaşı Belediyesi. Bu etkinlik sırasında Türkiye ve öteki ülkelerden şairleri tanışırken, sınırları kaldıran bir yol üzerinde karşılıklı adımlar atıldığını duyumsamıştım. Sözün ve eylemin küreselleşmesinin iyi bir örneğini yaşamıştım Eskişehir’de. Son 28 yıldır Danimarka ve Türk şairlerinin katılımıyla Kopenhag’da ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinde her yıl Danca-Türkçe Şiir Akşamları düzenlenmesine öncülük ettim. Çok sayıda Danimarkalı şairin şiirlerinden örnekler Türkçeye çevirdim. Bu süreçte şiirlerin karşısına dikilen, onların bilinmesini, insanlara ulaşmasını zorlaştıran engelleri gördüm. Tepebaşı Belediyesi bugün de bu engelleri aşıp, şiirin birleştiriciliğini Eskişehirli sanatseverlere göstermeye devam ediyor. Günümüzün gelişmeleri, dünyada bir yandan sınırları kaldırırken, bir yandan bölünmeleri arttırıyor. Şiir, sınırların kalktığı bir dünyada kucaklayıcı, anlayışsızlıklarla bölünmüş bir dünyada birleştirici olmalı.

***

NAZMİ BAYRI- Bozkırın ortasında insanı soluklandıran aydın kent…

Yunus Emre’nin, Nasrettin Hoca’nın düşünce hamurunu oluşturan Eskişehir’in usumda apayrı bir yeri vardır hep. Porsuk Çayı… Köprüler rengârenk. Gençler pırıl pırıl beyinleriyle… Tertemiz sokaklar. Ve çağının ötesini görebilen yerel yöneticiler… Modern bir müze Odunpazarı… Cemal Süreya’da usuma gelmiyor değil. Şiirce dokunmuş Eskişehir’e, Porsuk Çayı’na, aşklarına… ‘Yazılı Kaya’ dergisini şiirce yüklenen Rahmi Emeç. Öykücülüğümüzün usta kalemi Nezihe Meriç… Bir ‘Dede’ saflığında şair Haydar Ergülen, şaire Emel İrtem, Ömer Asaf Tosun… öykü, çocuk edebiyatı üretimleriyle Erol Büyükmeriç, Ayşe Çekiç Yamaç, Münevver İzgi… Ve edebiyata yürekten gönül vermiş Gencer Aytüre… Gerçek yazın kalemleri… Üniversitelerimizin başatı Anadolu Üniversitesi ve onun kurucusu aynı zamanda Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yılmaz Büyükerşen… ‘Ölüm Vardiyası’ adı altında benim de katıldığım öykü etkinliğine destek sağlayan Tepebaşı Belediye Başkanı Sayın Ahmet Ataç; zira bu kitabın satış geliri babasını Soma’daki maden kazasında yitirmiş bir kız çocuğunun okutulması içindi… Şehir tiyatroları… Adlarını yazmayı unuttuğum şair ve yazar arkadaşlarım ayrıca… Kenti kitap dünyasıyla aydınlatan ‘İnsancıl Sahaf Kitabevi’… Ve maddi manevi desteklerini gördüğüm dostlarım… Ali İsmail Korkmaz… onun yontusunu şehrin en işlek yerine dikerek; ortaçağ karanlığı içinde olan bir avuç yobazı yok sayan aydın şehir Eskişehir…

***

YUSUF ALPER

Eskişehir’i çok yıllar önce bir kış günü tren penceresinden gördüğümü ve korkunç soğuk olduğunu anımsıyorum. Garda şöyle bir dolaştığımı da. Sonra 10 yıl kadar önce bir genç şair adayının ricasıyla Üniversitelerden birine bağlı Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümünün davetlisi olarak gelmiştim. Sanrım Prof. Medine Sivri ve arkadaşları davet etmişti. Şiir ve psikiyatri kavşağında, yaratıcılık, şiir ve şiirimle ilgili konuşmuş, imza yapmıştım. O gün çiğ börek vb. yendiğini anımsıyorum. Sonra Noktürn Yayınlarından Yolda (2014, Yunus Nadi Şiir Ödülü) yayınlandığında Rahmi Emeç’in de bir kitabı çıkmıştı ve imza ve söyleşi yapmak için geldim. Sanırım, Adımlar Kitabevi’nde Ben, Rahmi Emeç, Müslim Çelik, Harun Atak, Nilüfer Altunkaya yönetiminde söyleşi ve imza yapmıştık. (İmza dediysem sözün gelişi, ya önemli bir maç vardı ya da başka bir şey, dinleyici


PAYLAŞ

Yazara Ait Diğer Makaleler


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

Haber Arşivi

Reyna Premium