ANA SAYFA > Yazarlar > Gencer Aytüre > Yılmaz hoca ve İstanbul

Yılmaz hoca ve İstanbul

GencerAytüre
Sosyal Medya :
15 Kasım 2020, Pazar 10:05

Ülkemizin içinden geçtiği bu süreç pandemiye daha önce de belirttiğim gibi yeni bir sayfa açmak şansına dönüştürülebilir. Evrensel bir felaket yaşanırken değişen yaşam biçimlerimiz hijyen başlığında aslında estetiği daha fazla dikkate almamız gerekliliğini de bize gösteriyor. Titizliğin iş, eğitim ve sağlık alanlarında başta olmak üzere her alanda ilk kural olduğunu toplumun her kesimi benimserken, bu yaşam anlayışı değişimine en önemli kavramlardan olan empatiyi de ilk sıraya ekliyoruz. Sanatın, sanatçının titizliği ile inşa edilen bir kent olan Eskişehir bu anlamda ön plana çıkıyor. Yılmaz Hocanın ( Sevgili Hocamın halk arasında hitap edilen adı bu olduğu için ben de memnuniyetle böyle diyebiliyorum yazımda.) CHP'li Belediye Başkanlarının whatsap grubu fikir alışverişlerinde ve bire bir görüşmelerde büyük illerin kültür sanat ve diğer önemli çalışmalarında daha çok fikir veren pozisyonda olduğunu ve verdiği her önerinin büyük kentlerde başarıyla uygulandığını söyleyebilirim. Dünyada en önemli kentlerden olan İstanbul'un keşmekeş içinde büyük bir köy tanımı anlayış değişimiyle estetikle yönetilen bir kente evriliyorsa bence Eskişehir'den Yılmaz Hocadan önemli tavsiye ve ön görülerinin bunda payının büyük olduğunu düşünüyorum. Ankara ve İzmir ile diğer kentlerde de elbette bu sinerji dikkate alınır ancak ön plana çıkan kent olan İstanbul, Yılmaz Hocanın tecrübelerinin faydasını görüyor.Ülke vizyonunun değişmesi anlamında bir sanatçı ve eğitimci duruşunun, ülkenin kaderini değiştirebileceği gerçeği herkes için bir şans olarak bence hayata geçmiş durumda. Eminim ki herkesin düşündüğü üzere Yılmaz Hocanın ülke yönetiminde olması hayali bu şekilde tüm ülkeye yine bir hizmet olarak ulaşıyor. Vizyon inşasında özellikle bu dönemde bir sanatçı ve eğitimci olarak değişen yaşam biçimlerine yardımcı olan sevgili Hocam Prof. Dr Yılmaz Büyükerşen’e bir kez daha teşekkür ediyorum. İyi ki varsın Hocam.

***

ESKİŞEHİR'DE BİR VİRTÜÖZ

1- Öncelikle kendinizden bahseder misiniz?
Tabii ki.Adım Nazlı Avcı. Eskisehir Büyükşehir Belediye Senfoni Orkestrası' nın konzertmeister yrd. (baskemancı)larından biriyim.9 yıldır memur sanatçı olarak bu orkestrada görevalıyorum.

2- Klasik bir soru olacak ama sizin müzikle tanışmanız nasıl bir ortamda gerçekleşti?
Çocukluğunuzdan bugünlere taşıdığınız bir hayal mi müzik? Klasik elbette ama herkesin bir öyküsü oldugu gibi benim de var.Benimki çok klasik olmayan bir tanışma aslında.Şöyle ki; her müziğe veya başka sanat dallarına yeteneği olan kişi gibi benim de müziğe olan ilgim küçük yaştan şarkı söyleyerek başladı.Hevesimi yönlendirecek bir ortamda değildim ne yazık ki.Ben Sivas'ın Şarkışla ilçesinde büyüdüm ve ailem ne kadar gönlü açık insanlar olsalar da, ilçenin imkanları kısıtlı olunca ilkokuldaki müzik dersinden ve arada okulumu temsilen katıldığım şarkı türkü yarışmalarından öteye gidemiyordu.Ta ki bir gün müzik öğretmenim "Nazlı Ankara'dan geliyorlar.Şarkı seç bir tane ve onu söyle sınav yapacaklar" diyene kadar.Ben de gayet rahat bir şekilde her zamanki müsamere tarzında yaptığımız etkinliklerdendir diye düşünerek tabii ki Şarkışla'yı Şarkışla yapan Aşık Veysel'in meşhur Uzun İnce Bir Yoldayım'ını seçtim.İlçeden çevre okullardan da toplam 40 çocuk sırayla kürsüde türkümüzü söyleyip Ankara'dan gelen heyetin odasına girdik.Kendimi özellikle sona bıraktığımı hatırlıyorum.Nedense bir şekilde emindim o sınavı alacağıma.Daha içerde ne olduğunu bile bilmiyordum.Her neyse içerde bir adam piyanonun başında sırayla bir iki ve çok sese kadar piyanodan ses sordu.Kulak sınavı dedikleri şeyi yaşıyormuşum meğer.Her ses verişimde ,sınavın sonuna gelmiş o yorgun adamın giderek gözleri açıldı.Bir yerde takıldığımı hatırlıyorum."Hadi kızım biraz daha dikkatli dinle" dedikten sonra dinleyip ezgiyi mırıldandım ve piyanonun başındaki hoca" İşte bulduk" deyip içerideki heyet alkışlamaya başladı.Üzerine flaşlar patladı.Evet kendimi o gün gercekten çocukluğumdan bu yana hayalini kurduğum sanatçı gibi hissetmiştim.Kimdi bu Ankara'dan gelen insanlar derseniz meğer ben Türkiye'nin en önemli konservatuarlarından Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'ni kazanmışım.Piyanonun başında saatlerce her çocuğu dinleyen kişi okulumuzun kurucusu ve dekanımız Prof.Dr.Ersin Onay, içerideki heyet Bilkent Senfoni Orkestrasının çoğunluğu Sovyetler'den gelen yabancı müzisyenler ve o sırada tanımadığım ama yıllar sonra Eskişehir 'de bir konuşmasında "Biz Bilkentle Anadolu'ya gittiğimizde..."dediğinde onun da orda olduğunu anladığım , ülkemiz için çok değerli hocamız, şefimiz Gürer Aykal 'dı.Evet o gün sınavdan sonra koşarak babamın dükkanına gidip Ankara'da okul kazandığımı ve bana inanmadığını hatırlıyorum.Sonrasında evimize "Nazlı Avcı Bilkent Üniversitesi M.S.S.F 'ni 10 yıl kesintisiz tam bursla kazanmıştır " yazısı gelince iş ciddileşti tabii.Daha 11 yaşımda olduğum için ve açıkçası ailem konservatuar okursam ilerde beni tam olarak neyin beklediğini bilemeyeceği için sıcak bakmadılar ilk başta.Bir yandan diğer derslerim de çok iyi olunca herhalde bir doktor bir avukat olmamı istemiş olmalarına da şaşırmamak lazım.Ama sonra küçük ilçede hemen yayılan haberle, babama ayrı akıl verenler çıkıp, bir de ben üzerine anneme " Anneciğim ilerde sizlerin okutulmadığı gibi , siz de beni yollamazsanız benim de sizi seneler sonra suçlamamı istemezseniz beni yollayın lütfen" deyince beni yollamaya karar verdiler. Sonuç olarak benimkisi, bir adamın ilçeme kadar gelip beni alıp kaderimi değiştirecek bir yön çizmesi.Kadere, şansa, iyi talihe ilk o gün inanmıştım.Hala düşünürüm eğer Ersin hoca orkestrasıyla Anadolu turnesine çıkıp gittiği yerlerde de yerli kesimin çocuklarına sınav yapmasa ve o turnede Sivas olmasa ben hangi Nazlı Avcı'ydım kim bilir.Bu arada okulu kazanıp Ersin hocanın yani dekanımızın makamına gittigimde bana daha da enteresan bir şeyden bahsetti.Meğer ilk Sivas merkeze gitmişler ama sınav istediği gibi geçmemiş mi talep mi olmamış,bir şekilde sıkıntı çıkınca O'da , "Ben Aşık Veysel'in diyarına gelip bir çocuk almadan gitmem demiş"ve 100 km daha yapıp Sarkışla'ya getirmiş tüm heyeti.İşte bu insan , bu proje ve o karar benim kaderimin değiştiği gündür , noktadır.Hala şükrediyorum Ersin Onay'a, bu projeyi yaptırtan o yüce plana.Sayesinde mesleğime sahibim.Ve koca bir şükür de Âşık Veysel'e tabii.İsmi müziği , gönlü bu müzisyenleri benim ayağıma kadar getirdi.İşte benim müziğe başlangıcım bu şekilde oldu.Sivastan ben olmak üzere toplamda Anadolu turnesinden 30 çocuk getirildik ve bizim için yepyeni bir hikâye başladı.

3- Müzik sizce diğer sanat dallarından farklı mı, üretmek müzikte nasıl bir süreç?
Şimdi öncellikle müziğin icra sanatının eğitimini aldığımızı belirtmek istiyorum.Elbette üretmek bir tercih.İsteyen bestecilik okuyarak veya doğaçlama müziklerde yer alarak üretme kısmına geçebilir. Ama biz tamamen bir enstrümanın nasıl virtüöz derecede çalınabilirligini ve bunu çok sesli klasik müzikte icra etmenin eğitimini aldık.O yüzden ben haddimi aşıp üretme kısmıyla ilgili bir iddiada bulunmak istemem.Fakat Fazıl Say gibi enstrumanclıktan besteciliğe, üretime de geçen bir çok müzisyene inanılmaz hayranlık duyuyorum.Tamamen başka bir yetenek ve motivasyondur o.Ben bazen farklı müzk tarzlarında çalan müzsyenlerle improvizasyon yapıyorum açıkçası .Yani bunu seviyorum diyeyim.Ama orda bile yine üzerine düşünülmüş çalışılmış ve yazıya dökülmüş bir üretimle kıyaslamamak lazım.İmprovize solo çaldığında insan , dağarcığında ne varsa onu sunabiliyor.Bunu yaparken dinlediği müziklerden tutun, müziğin teorisine kadar bir harman yapılıyor diyebiliriz.Gelgelelim ilk sorunuz olan müziğin diğer sanatlardan farklı olup olmadığına.Elbette hepsi birbirinden farklı.Bizim işitme duyusuna hitap ediyoruz .Tabii sahnede olmak bir yandan da görsel bir iş ama amacımız müziği icra etmek.Biz frekanslarla ,sesle yapıyoruz sanatımızı.Frekansın da sistemi ve hatta duyguları bile ne kadar etkileyebildiğini hepimiz biliyoruz.Bazı deneylerde metal müziğin çalındığı su ile mozartın çalındığı su moleküllerindeki ciddi şekil farkını bile görüyoruz.Tabi burada yarışı , moleküle güzel bir kristal şekli aldırarak, Mozart kazanıyor.

4- Eskişehir ve Sanat dersek aklınıza ilk gelen şeyler neler olur?
Tabii ki benim bu şehre gelme sebebim olan senfoni orkestramızı kuran Yılmaz Büyükerşen derim. Kendisi biliyorsunuz bir belediye başkanı olarak kent orkestrası değil ,oda orkestrası değil koca bir senfoni orkestrası kurdu. Koşullar olarak da diğer kültür bakanlığı orkestralarından hiç geri kalır bir yanımızı bırakmadı sağ olsun. Elbette bir belediye senfoni olarak kendine has yapısı olan konularımız var. Fakat bu orkestra ve daha birçok etkinlik Yılmaz Büyükerşen başkanlığında yıllardır bu şehre hizmet veriyor.  belediyelerimiz de gerek sahneleri gerek çocuk senfoni orkestrası gibi eğitim ve sanat odaklı çalışmalarıyla müthiş gerçekten. Senelerce Tepebaşı Belediyesi’nin oluşturduğu İki Elin Sesi Var Çocuk Senfoni Orkestrası'nda yüzlerce çocuğa keman ve orkestra eğitimi verdim. Müzeleri, festivalleri, sokaklarıyla bu şehir Türkiye'nin sanat misyonuna gerçekten çok katkıda bulunuyor. 5- Pandemi sürecinde sanatçılar sizce neler yaşadı, sahneden uzak kalmak nasıl bir duygu olmuştur tüm sanatçılar için? Kanayan yaramız Pandemi. Ne yazık ki birçok sektör gibi öncelikle özelde ve yevmiyeli çalışan meslektaşlarımız için süreç çok ağır geçti hâlâ da geçmekte. Yaşamsal ihtiyaçları karşılayamamanın yanı sıra sahne tozundan, seyirciden uzak kalmak da bambaşka manevi bir yoksunluk oldu bizim için. Fakat bu sürede yevmiyeli çalışan sanatçılar için bir takım destek platformları oluştu. Hep diyoruz ya bu günler bizi birlik olmaya da itti .Diğer bir boyutu, özellikle biz akustik sahne müziği yapan müzisyenler, işin dijital kısmıyla tanışmak zorunda kaldık. Videolar çektik ,uzaktan bize kaydını yollayan başka müzisyeni kulaklıktan dinleyip kayıtlar yaptık ,klipler çektik. Hiç kafamız almazken mikrofon tiplerini araştırır olduk , programlar indirdik. Yani diyebilirim ki iş başa gelince normalde girmeyeceğimiz mecralara da girdik. İyi ki de oldu. Çünkü yaratıcılık bilinmezlikte gelişir biliyorsunuz. Tıpkı yeni bir yabancı dil öğrenmek gibi oldu.  zorladık yeni yönlerimizle tanıştık. Yani zor yanları kadar böyle yapıcı yanları da oldu elbette bu sürecin. Fakat bizler topluluklara seslenen bir iş yapıyoruz. Canlı performans sanatçılarıyız .Müzisyen ve seyirci sayısı azaltılarak tüm dünyada konserler yapılmaya başlandı. Deniliyor ya hastalıktan kaçmak yerine onla yaşamayı öğreneceğiz diye. Eğer bunu, markete gidip, AVM'lere gidip , açılışlar yapıp da sadece sanatı ve yapıldığı mecraları kısıtlayarak yaparsak, bu bana biraz gözden çıkarılmışlık olarak geliyor. Bu müzikler, bu estetikler, diğer sanat türleri insanın moraline hatta kan değerlerine kadar bile etkiliyor.Bunlar kanıtlandı artık ve bağışıklığın moralle büyük bir bağlantısı var.

***

EĞİTİM PENCERESİ

Eğitime, sorunlarıyla ve gençlerin psikolojisiyle birlikte en doğru bakış açısını getirecek isimlerden olan sevgili Hocam Sebahattin Eker'in doğum günüydü, kutlayamadım. İyi ki varsın Hocam, doğum gününüz kutlu olsun. Çok özel bir aile bağımızın olduğu sevgili hocama ve ailesine canım kardeşim Anıl'a da sarılarak selam gönderiyorum. Babamı kaybettiğim bu yılın getirdiği felaketleri içinde hayatımda ailemle birlikte çok özel bir yere koyduğumuz hocamın eğitimde Eskişehir'in ve ülkenin en önemli tecrübelerinden oluşu büyük bir şans diye düşünüyorum. Kendisinin tespitleri her eğitimci ve ebeveyn için çok önemli bence. Hocamın kaleme aldığı eğitim yazısı şu şekilde: Kimdir bu ‘Z’ kuşağı? Bugünlerde sanatçısından, siyasetçisine, öğretmeninden, sokaktaki vatandaşa hepimizin dilinde bir kavram var, “Z kuşağı” Bu kavramı tartışmaya açmadan önce, X-Y kuşağı olarak bilinen önceki kuşakları tartışmaya açmak istiyorum. Eskiden eve misafir geldiğinde, biz çocuklar odanın hemen girişinde, kapı önünde otururduk. Üst köşe hep misafirlerin ve büyüklerimizindi. Onlar konuşur biz dinlerdik. Küçücük aklımızla sorular sormak isterdik, ancak zihin barkotlarımıza şu yazılım yüklenmişti: “Çocuklar büyüklerinin sözünü kesmez, dinler; su küçüğün söz büyüğündür.” Bizde onlardan daha mı iyi bileceğiz deyip, susardık. Yalnızca kırda bayırda ve arkadaşlarımızla oyunlar oynarken, özgür olduğumuzu hissederdik. Uçurtmalarımızı özgürce uçururduk gökyüzüne. Masallar anlatırdık bir birimize, birazını da uydururduk hani. O günlerde bilmezdik uydurulan her masal bizim düşüncelerimizi tetikliyormuş meğer. Örneğin ben, kırmızı başlıklı kızın kahramanı olurdum, öykü benimle biterdi. Sonra okul çağı başladı. Sıraya dizdiler bizi. Okul müdürü olduğunu sonradan öğrendiğim uzun boylu, lacivert elbiseli kişi ellerini arkasında birleştirip ilk dersini şöyle verdi: “Okulda kurallara uyacaksınız, öğretmeniniz ne derse aynısını yapacaksınız, siz her şeyi bizden öğreniyorsunuz! “ Okulun bizim evden pek de farkı yok diye iç geçirdiğimi hatırlıyorum. Hatta belki evde daha da özgür müydüm? Evet, biraz daha özgürdüm ve aklım karışmıştı. Sınıfta aklımıza ilginç fikirler gelse bile sustuk; çünkü böyle öğretilmişti bize. Şimdi çocuklarımıza yüklüyoruz aynı mirası ve onların zihinlerinde açılan yaraları göremiyoruz. Böyle bir yapıda akıl özgürleşemez, özgür olmayan akıl ise üretemez. Gelelim şu Z kuşağına: Z kuşağı ve Alfa kuşağı olarak isimlendirdiğimiz şimdiki zamane çocukları bizlerden çok farklılar, onlar akıllı teknolojilerin akıl almaz şekilde geliştiği bir dünyaya gözlerini açtılar. Bu zamanın çocukları çelik çomağı, saklambacı, misket oynamayı, yakan topu bilmiyorlar. Bayram tebriklerini, mektup yazmayı, akrostişlerden oluşmuş aşk şiirlerini hiç tanımadılar. Sonu çam ağacının dibinde iki sevgilinin kavuşmayla biten Türk filmlerini izleyip, kavuşmalara tanıklık etmediler. Turşu suyu için yapılan kavgalara, Adile Naşit’in gözyaşlarına ağlayıp, o günlerde yaşanan güzellikleri ve sevgiyi yaşayamadılar. Uzmanlar, internetsiz yaşamı hiç hatırlamayan 1996-2009 yılları arasında doğan bu çocuklara Z kuşağı adını veriyor. Telefonları olmadan sokağa çıkmayan, tableti elinden düşürmeyen bu neslin, sınıfları da teknolojik olanaklarla dopdolu, dersliklerindeki akıllı tahtalar ve diğer cihazlar onları kuşatmış durumda. Böyle bir teknoloji ile büyümek, komut tuşunun ucundaki milyonlarca bilgiyle birlikte büyümek gibi bir şey aslında. Şimdi bizler biz öğretmenler, anneler babaları onları dört duvar arasında tutup bir şeyler öğretemiyoruz. Onları sınıflarda ve evlerde tutarak öğrenmeyi dört duvar arasında sığdıramıyoruz. Bu çocukların avuç içi bilgisayarları var. İstedikleri an yaşamı ayaklarına getirebiliyorlar; odalarını terk etmeden ilgi duydukları herhangi bir konuyu öğrenip, ara yüzleri kullanarak daha çok araştırma yapabiliyorlar. Ve özgürlüklerine inanılmaz düşkünler. Kısacası, bizim yaşadığımı geçmişi yaşamak istemiyor. Biz susuyorduk, onlar susmuyor; biz sorgulamıyorduk, onlar sorguluyor, biz itaat ederdik, kurallara uyardık, onlar da kurallara uymak istiyor ancak kuralları hep birlikte belirlemekten yanalar.
Z kuşağı denilen bu kuşak teknoloji ile örüntülü bir dünyaya gözlerini açtı ve çevrelerinde var olan ileri teknolojileri kullanarak büyüyor. Onlara teknolojik tanımda dijital yerliler deniyor. Bunlar Dünya’nın her yerinden çevrimiçi insanlarla tanışıyorlar ve gene ülke sınırlarını terk etmeden, dünyadaki diğer akranlarıyla bağlantılar kurup arkadaşlık ilişkileri geliştirebiliyorlar. Kendi ata güreşini öğrenmeden, Japon güreşini öğrenebiliyorlar. 2013 ile 2030 yılları arasında doğan veya doğacak olanlar ise alfa kuşağı olarak adlandırılıyor. Bilgiye erişme gücü açısından diğer kuşaklara göre daha şanslı olan bu kuşak, sahip oldukları ve hayatlarına dâhil ettikleri tüm teknolojileri kişiselleştirebilme becerisine de sahip olacak. Diğer nesillere göre daha az konuşacaklar, etraflarındaki diğer bireylerle sohbetleri oldukça kısıtlı olacak ve gerekmedikçe kimseyle fiziksel temaslarda bulunmayacaklar. Onların yaşamında sanal dünya ve robotlar olacak şöyle ki; bu kuşak anne ve babaların harcama davranışlarını değiştirecek, anne babalar her çocuk için teknolojiye ciddi paralar harcayacaklar. Sanal gerçeklik bu çocukların merkezlerinde olacak. Alış verişlerini çevrimiçi yapacaklar. Böylece daha az insanlar etkileşime girecekler. Yapay zekânın ürettiği teknolojilerle daha çok zaman geçirecekler hatta robot arkadaşları olacak. Şimdi bizler yani dijital göçmenler bu çocukları nasıl motive edip onlara rehberlik yapacağız? Bunun için kendi yaşadığımız geçmişi bir yana bırakıp onları tanımamız ve anlamamız gerekecek, 21. Yüzyıl için bir gereklilik bu. Kuşak çatışmasını en aza indirebilmek, onların yaşamda mutlu olmalarını, sınavlara güdülenmelerini sağlamak için önce onları tanımak ardından anlamak gerekiyor. Sevgiyle kalın. Sebahattin Eker Eğitimci yazar.


 


PAYLAŞ

Yazara Ait Diğer Makaleler


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

Haber Arşivi