2026…
Geldi.
Hatta üç gün geçti bile.

Şehir için o cümle kuruldu bile…

“Eskişehir yılı.”

Özel bir logo yapıldı.
Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce de bu hikâyeyi kamuoyuyla paylaştı.
O kısmına girmeyeceğim.
Ne anlatıldığından çok, benim aklıma takılan başka bir soru var.

Gerçekten bizim yılımız mı olacak 2026?

Bir şehri yıl yapmaya yetiyor mu bir logo?
Bir takvim, bir slogan, birkaç güzel cümle…
Yetiyor mu?

Örneğin…

Şunu kimse sorgulamıyor.

Sevecek miyiz bu yılı?
Daha da önemlisi, sevilecek miyiz?

Sokakta yürürken insanların yüzü biraz daha mı yumuşayacak?
Yoksa kaşlar daha mı çabuk çatılacak?
Yolda giderken asabi insanlara mı daha sık rastlayacağız, yoksa “pardon” demek yeniden hatırlanan bir kelime mi olacak?

Sabır testinden geçerken her gün biraz daha mı tükeneceğiz yoksa bazı günler gerçekten nefes alabildiğimizi mi hissedeceğiz?

Acı…
Kalbimize saplanan bir ok gibi mi duracak yine yoksa bu kez sadece yanımızdan mı geçecek?

Biliyorum.

Hayat zıtlıklarla var.
Acı olmasa sevinç bu kadar anlamlı olmaz.
Ama bir tartıya koysak, bu yıl biraz daha fazla gülebilecek miyiz?

Gülerken yarını düşünmeden gülebilecek miyiz mesela?
“Çok güldün, yarın ağlarsın” derken atalarımız yine haklı mı çıkacak yoksa biz bu döngüyü bir yerinden kırabilecek miyiz?

Belki de mesele 2026’nın ne olduğu değil.
Mesele, bizim 2026’ya ne olacağımız…

Kenti yıl yapan afişler değil, o kentte yaşayan insanların hâlidir.
Birbirine bakışı, birbirine tahammülü, aynı gökyüzü altında yaşadığını hatırlamasıdır.

Eğer 2026’da birbirimizi biraz daha az yargılayabilirsek, biraz daha çok anlayabilirsek,
biraz daha yavaşlayıp, biraz daha insanca yaşayabilirsek…

İşte o zaman evet 2026 bizim yılımız olur.

Yoksa takvim değişir!
Logo eskir!
Yıl geçer…

Ve biz yine aynı soruyu bir sonraki yılın başında aynı şaşkınlıkla sorarız:

“Sahi… Bu yıl gerçekten bizim yılımız mı?”