Türkiye’de bilimsel eczacılığın 187’nci yılı kutlanıyor. Kutlama diyoruz ama aslında eczacıların anlattıkları pek de kutlama havasında değil. Çünkü bugün eczaneler sağlık sisteminin yükünü omuzlayan en önemli alanlardan biri haline gelirken, eczacılar giderek daha fazla sorunla baş başa bırakılıyor. Düşünün… Hastaneden randevu bulamayan vatandaşın ilk durağı kim? Gece yarısı çocuğunun ateşi çıkan annenin ilk danıştığı kişi kim? Kullandığı ilacın yan etkisini öğrenmek isteyen yaşlının kapısını çaldığı yer neresi? Elbette yanı başındaki eczane..

Türkiye’de 30 bini aşkın eczane ve yaklaşık 55 bin eczacı sağlık sisteminin en ulaşılabilir noktası olarak hizmet veriyor. Aslında çoğu zaman vatandaş ile sağlık sistemi arasındaki ilk temas eczacılar üzerinden kuruluyor. Ama iş sorumluluğa gelince en önde olan eczacılar, hak ettikleri değeri görmeye gelince çoğu zaman en geride bırakılıyor.

Oysa dünya artık başka bir sağlık modeline geçiyor. “Hastalanınca tedavi et” anlayışı yerini “hastalanmadan koru” sistemine bırakıyor. Özellikle pandemi sonrası gelişmiş ülkelerde eczacılar aşılama yapıyor, kronik hastaları takip ediyor, sağlık danışmanlığı veriyor. Çünkü artık sağlık sistemleri şunu biliyor: Eğer birinci basamak sağlık hizmetleri güçlenmezse hastaneler yükü taşıyamaz.

Türkiye’de ise eczacının potansiyeli hâlâ tam anlamıyla kullanılmıyor. Bunu ben söylemiyorum. Bunu en yetkin sağlık ordusundan eczacılar söylüyor. Halbuki yılda yaklaşık 508 milyon reçete eczanelerde işleme giriyor. Bu sayı bile tek başına eczacıların sistemin merkezindeki rolünü göstermeye yetiyor. Üstelik toplum giderek daha fazla kronik hastalık tehdidi altında. Obezite, diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları…

İşte burada eczacı devreye giriyor. Çünkü eczacı sadece reçete karşılayan kişi değildir. Eczacı; ilacı bilen, hastayı yönlendiren, yanlış ilaç kullanımını önleyen, vatandaşın sağlık okuryazarlığını artıran sağlık danışmanıdır. Ama ne yazık ki sistem, eczacıyı daha çok ekonomik baskılarla mücadele eden bir esnaf noktasına itmiş durumda. Bir yanda ilaç yoklukları… Diğer yanda artan maliyetler… Bir tarafta düşen kârlılık oranları… Öte tarafta genç eczacıların büyüyen gelecek kaygısı… 2001 yılında Türkiye’de sadece 8 eczacılık fakültesi vardı. Bugün sayı 64’e ulaştı. Plansız şekilde açılan fakülteler yüzünden binlerce genç mezun, geleceğini göremez hale geldi. Eğer aynı hızla devam edilirse birkaç yıl sonra diplomalı işsiz eczacılar gerçeğiyle yüzleşeceğiz.

Asıl düşündürücü olan ise şu: Bir ülke sağlık sistemini güçlendirmek isterken en eğitimli sağlık kadrolarından birisini göz göre göre değersizleştiriyor. İlaç meselesi ise artık yalnızca sağlık konusu değil, aynı zamanda milli güvenlik konusu. Bugün birçok vatandaş reçetesindeki ilacı bulabilmek için eczane eczane dolaşıyor. Çünkü Türkiye hâlâ ilaçta büyük ölçüde dışa bağımlı. Küresel krizler, savaşlar ve ekonomik dalgalanmalar ilk olarak ilaç sektörünü vuruyor.

Bu nedenle yerli ilaç üretimi stratejik bir devlet politikası haline gelmeli. Çünkü sağlıkta bağımsız olmayan bir ülke, kriz anlarında güçlü kalamaz. Sonuç olarak… Eczaneler sadece ilaç alınan yerler değildir. Mahallelerin en güvenilir sağlık noktalarıdır. Eczacılar ise sadece kutlama mesajlarında hatırlanacak insanlar değil, sağlık sisteminin gerçek taşıyıcı kolonlarından biridir. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Sağlık sisteminin yükünü çeken eczacılar bu kadar önemliyse, neden hâlâ hak ettikleri değeri göremiyorlar?