12 Eylül 1980 darbesi aslında demokrasimizin temeline dinamit koyan Cumhuriyet tarihinin en karanlık sayfalarından birisidir. “Ne alakası var milletvekillerinin fakirlik ya da zenginliği ile ilgili 12 Eylül 1980 darbesinin?” diyebilirsiniz. Çok alakası var çok….
Milletin işi gücü yok eski defterleri karıştırıyor. Geçtiğimiz gün sosyal medyada önüme bir veri düştü… Milletvekillerinin maaşlarıyla ilgili paylaşılan tabloya göre “milletvekili maaşı 2015’te 15 bin TL iken, 2026’da 273 bin 196 TL”ye çıkmış. Çok(!) değil asgari ücretin 10 katı kadar. Tabi ki bu maaşa emekli milletvekili maaşları dahil değil. Emekli milletvekilleri halen milletvekilliği yapıyorsa yaklaşık 450 bin TL’ye kadar bir maaşa talim(!) ediyorlar. İhtiyaçlarını hatta yaptıkları ek işlerden sağlıyorlar.
Gelelim 1980 darbesinin tahribatına… 1980 öncesinde partiler milletvekili ya da belediye başkan adaylarını ön seçimle belirliyorlardı. Hatta kitle partilerinin dışındaki partiler bile üyelerinin önüne sandık koyarak kendilerini temsil etmesini istedikleri isimleri sandıktan çıkartıyorlardı. 1982 Anayasası ve ondan sonra çıkartılan siyasi partiler yasasıyla birlikte “Merkez Yoklaması” adı altında bir uygulama hayata geçirildi. Parti genel başkanlarına aday belirlemek adına geniş yetkiler verildi. Dolayısıyla aşağıdan yukarıya değil, tepeden aşağıya bir temsil sistemi hayata geçirildi. Genel başkanın istemediği herhangi bir ismin ne milletvekili, ne belediye başkan adayı olma ihtimali kalmadı. Zaman içerisinde bu listelerde kriterler değişti. Örneğin “kimi aday yaparsak daha çok para harcar, kim daha çok iktidarın kapısını arayacak ekonomik güce sahip” algısı gelişti ve siyasi hayatımızın değişmez geleneği haline dönüştü. Yani nerede ise parlamentoya “kurşun asker” göndermeye başladık…
Şimdi bu satırlara itiraz edecek birileri çıkabilir, hatta alınganlık yapan milletvekili, belediye başkanı dostlarımızda olabilir. Ama bu alınganlık gerçeği değiştirmiyor.
Geçtiğimiz günlerde bir eczacı, bir akademisyen, bir siyasetçi ve bir bürokrat dostumuzla ayaküstü sohbete daldık. Orada da gündem “siyasette etki tepki ve seçilmişlik üzerine” olmuştu. Her biri çok kıymetli bu dostlarıma sordum, “Siz hiç fakir bir milletvekili gördünüz mü?” diye… Elbette bir insanın parasının olması, varlıkları siyaset yapmasına engel olmaz, olmamalı da. Ancak burada itiraz ettiğimiz şey “kurşun asker” meselesinin yanı sıra ehliyet ve liyakat olmalı tartıştığımız konu budur. Meclisteki tüm milletvekillerine de haksızlık yapmak istemem. Onların içlerinde çok değerli isimler vardır… Eski demokrasinin eksiklerini yeni uygulamalar üzerinden tarif etmekte yanıltıcı olabilir. Ama yinede bu işin ehliyet, liyakat ve temsil yetisiyle çok doğru orantılı uygulanmadığı açıktır.
Gözü tok, sadece hizmeti ilke edinmiş ve liyakatli, vatansever, vatandaş ile iç içe geçmiş isimleri elbette tercih etmeliyiz. Bugün içinde bulunduğumuz açmazlardan kurtulmak için başka da çare yok… Gerçek bir demokrasi için yapılması gerekenler çok önemli. Öyle hiç dikkate alınmayan ve gaz almak için yapılan ve sağlıklı olduğunu düşünmediğim temayül yoklamaları, hakim gözetiminde yapılmayan mühürsüz sandıkları ile gerçekleştirilen göz boyamak üzerine yapılan ön seçimler ile sonuç alamayız.
Nereden başlamıştık? Milletvekili maaşlarından değil mi? Gerçekten milletvekili maaşları çok değil, ama emeklinin gözyaşı ve asgari ücretlinin alın teri ve emeği dikkate alınmıyorsa milletvekilinin aldığı maaş elbette göze batar. Umarım ne söylemek istediğim çok net bir biçimde anlaşılmıştır. Mesele para değil, mesele sosyal adalet ve toplumsal barış ile huzurdur…