Uygulanan Orta Vadeli Program yüzünden sıkılmış değil posası çıkmış limona benzeyen emekli ve asgari ücretli kesimler için kötü haber… Eğer yaşanan savaş ve artan enerji maliyetleri yüzünden yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğimizi umduğumuz enflasyonla mücadele programının iki numaralı sorumlusu Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan tarafından yapılan açıklamalar hiçte iç açıcı değil. Eğer “enflasyonda bozulma” görürlerse, görmedikleri bir şey değil ya; para politikalarında sıkılaştırmaya gideceklermiş.
Zaten geçim derdiyle ayakta kalmaya çalışan milyonlar, savaşların ve artan enerji maliyetlerinin gölgesinde “artık enflasyonun kuyruğunu yakaladık” diye umutlanmıştı. Hani derler ya, “yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik” diye… İşte tam o noktada, o umutların üzerine bir kez daha soğuk su döküldü. Fatih Karahan, Merkez Bankası’nın 94. Olağan Genel Kurul Toplantısı’nda yaptığı açıklamalarla piyasalara mesaj verdi. 2025’in ekonomik bilançosunu çıkardı, 2026’nın ilk çeyreğine dair değerlendirmelerde bulundu. Ancak o uzun açıklamaların içinde bir cümle vardı ki, asıl hikâyeyi o anlatıyordu: “Enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması durumunda para politikası duruşumuzu sıkılaştıracağız.” Şimdi gelin bu cümleyi bir de hayatın içinden okuyalım…
Merhum ekonomi yazarı Güngör Uras yıllar önce ekonomiyi herkesin anlayabileceği bir dille anlatırdı. Şimdi ben de aynı dille soruyorum: “Ayşe Teyze, Ahmet Amca… Para politikasının sıkılaştırılmasından ne anlıyorsunuz?” Bugün aynı soruyu yeniden sormanın tam zamanı. Eskişehir’deki emekli temsilcilerine, sendika başkanlarına, pazarda filesini dolduramayan vatandaşlara sormak gerekiyor : Türkiye Emekliler Derneği Eskişehir Şube Başkanı Muhsin Bey… Tüm Emeklilerin Sendikası Eskişehir Şube Başkanı Ali Paşa Hoca… DİSK Emekli-Sen Eskişehir Şubesi Başkanı Hatice Hanım… “Sıkılaştırılmış para politikası” sizin hayatınızda neye karşılık geliyor? “Sıkılaştırılmış para politikası” sizin hayatınızda ne demek? Ben söyleyeyim… Bu cümlenin sade Türkçesi şu: “Para yok, olanı da daha dikkatli harcayacaksınız.”
Yani ne olacak? Krediye ulaşmak zorlaşacak. Faizler yüksek kalacak. Piyasadaki para daralacak. Harcamalar kısılacak. Peki, zaten neyi kısacaksınız? Emeklinin zaten kısacak bir şeyi kalmadı. Asgari ücretlinin ay sonunu getirme mücadelesi zaten bir “denge oyunu”na dönmüş durumda. Dar gelirli için “tasarruf” artık bir tercih değil, zorunluluk değil, mecburiyet bile değil… bir yokluk hali. Üç yıldır “tünelin ucundaki ışık” denilerek sabretmesi istenen milyonlar, bugün hâlâ aynı cümlenin peşinden koşuyor. Ama o ışık bir türlü yaklaşmıyor. Hatta her açıklamayla biraz daha uzaklaşıyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu program kimin için, ne için uygulanıyor? Enflasyonla mücadele elbette gerekli. Ama bu mücadelenin yükü neden hep aynı kesimin sırtına biniyor? Neden fedakârlık denildiğinde akla ilk gelen yine emekli oluyor, işçi oluyor, dar gelirli oluyor? Oysa ekonominin temel kuralı şudur: Yük adil paylaşılmazsa, o yük bir süre sonra taşınamaz hale gelir. Bugün yaşanan tam olarak budur. Uygulanan program, Nasrettin Hoca’nın “diken ektim, deve gelir yer” hikâyesini andırıyor. Sabredin denildi, bekleyin denildi, sonuç alınacak denildi… Ama görünen o ki o deve ya hiç gelmeyecek ya da geldiğinde geriye yiyecek bir şey kalmayacak.
Ve şimdi gelinen noktada acı ama net bir gerçekle karşı karşıyayız: Hayal sandığımız şey… Meğer gerçekmiş. Ve bu gerçek, en çok da zaten en azı olanların hayatını ağırlaştırıyor.