Şanlıurfa ve Kahramanmaraş olaylarının ardından bakıyorum olay o kadar magazinselleştiriliyor ki! Emin olun aklım almıyor… Yahu canlarımız gitmiş, en güvenli limanımız olan okullarımızı bırakın sokakta hatta insanlar evlerinde bile kendilerini güvende hissedemez hale gelmiş, toplumsal bir panik havası hakimken tartıştığımız saldırganın bilmem neredeki arkadaşı, sosyal medya görüntüleri, önceki sorunlu hayatına dair ne varsa onları tartışıyoruz. Allah’tan olaylar ile ilgili yayın yasağı var. Ben yayın yasaklarının artık bir sansüre dönüştüğüne inanan birisi olarak ilk kez bu olaydaki yayın yasağının çok yerinde ve makul olduğunun düşünenlerden birisi olarak yazılan, çizilen ve paylaşılan bilgilerin olayı sulandırdığına inanıyorum.
Bu olaylar üzerinden iktidarı eleştirebiliriz, milli eğitim politikalarına yönelik itirazlarımızı ortaya koyabiliriz ve yaşananlardan yöneticileri sorumlu tutabiliriz. Bunların hiç birisine itiraz etmiyorum. Hatta katılıyorum. Biz asıl sebepleri konuşmak yerine yaşananlar üzerinden magazinsel ve işin aslını kaçıracak değerlendirmelere tanık oluyoruz.
İktidar yanlısı medyanın çok önemli bir bölümü yaşananları görmezden gelirken, bir bölümü de muhalefeti siyasi rant peşinde koşmakla suçlayarak karşı saldırıya geçiyor… Olayın bilimsel ve sosyolojik değerlendirmelerinden çok bazıları, “Yüreğinde ahret korkusu olan bir nesil yetiştirmezsek!” diye başlıyor, bir diğer kesimde “Laik sosyal bir eğitimden vazgeçilirse” diye cevap veriyor… Her ikisi de yanlış… Her ikisi de tartışmaya açık hipotezler…
Önce insan, önce ahlak, önce sevgi ve saygı, önce güven ortamını oluşturmadan nasıl bir eğitimden söz ediyoruz. Öğretmenler haklı kendilerini güvende hissetmiyorlar, elbette tepki gösterecekler, öğrenciler haklı ve veliler doğal olarak tedirgin. Bu sorun bir siyasal mücadelenin çok ötesinde. Bugün AK Parti iktidarda yarın bir başka siyasi parti iktidar olur. Tercih vatandaşındır. İktidarın belki de en aklıselim isimlerinden birisinin öğretmenlerin sokağa çıkmasını ve eylem yapmasını, “Bu milleti sokağa çıkmaya mecbur etmeyin” diyerek aba altından sopa gösterip kendine bir rol biçmesini de anlamak mümkün değil.
Entelektüellerin, aydınların, bilim insanlarının kafa yorması gereken bir noktaya evirilmiş bu şiddet sarmalı ile ilgili küçük şey söyleyeyim. Tehlikenin boyutunu ve geldiğimiz çarpıcı noktayı anlatmak için bunu ifade etmek zorunda olduğumuz için okurlarımdan da özür diliyorum. Dün Cuma için Yalaman camiine gittiğimde bir ara acil telefonum çaldı. Henüz hutbe başlamamış, cami yeni doluyor… Belki çok önemli bir şeydir diye dışarı çıkıp telefona baktım. Sonra benim önceki oturduğum yerin epey gerisinde kaldım. Sonra kapının yanına iliştim. Yanımdaki ve önümdeki iki kişinin telefonları açık. Birisi google amcadan bir şeyler bakıyor, bir diğeri de sosyal medyadan yazışıyor… İç ezan okundu sünnetler kılındı, hutbe başladı, dikkat ettim her iki telefon hutbenin sonuna kadar açık kaldı ve bu iki vatandaşımız sanki camide değil de parkta bankta oturuyormuşçasına telefonları ile ilgilenmeye devam ettiler. Cuma namazı bile insanlar için artık ritüel haline gelmişse kime ne anlatacaksın kardeşim? Hutbenin konusu da ne biliyor musunuz? Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki olaylar…
Sonra düşündüm ki televizyonlardaki bu çok üzücü olay üzerinden sürdürülen magazinsel tartışmalar, siyasi atışmalar aslında sorunların tespitinden ve çözümünden ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor. Bugün geç ama yarınlar için daha da geç olmasın diye herkesin aklını başına alması gerekmiyor mu?