Türkiye’de nüfus artış hızı kritik eşiğin bile altına gerilemiş. Yıllardır bu konuda yapılan uyarılar, teşviklerin bir işe yaramadığını görüyoruz. Peki neden?

Nedenlerine geçmeden önce konuyla ilgili haberin özetine bir göz atalım: “TÜİK’in 2025 Doğum İstatistikleri verileri, Türkiye’de doğurganlık hızındaki düşüşün sürdüğünü ortaya koydu. 2001 yılında 2,38 çocuk olan toplam doğurganlık hızı, 2025’te 1,42’ye geriledi. Aynı dönemde canlı doğan bebek sayısı 1 milyon 323 binden 895 bine düştü. Nüfusun kendini yenileme eşiği kabul edilen 2,10 seviyesinin altına 2017’de inen Türkiye’de, düşüş eğilimi her yıl daha da derinleşti.”

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki eskilerin tabiriyle hayat şartları “gün günü yıl yılı aratıyor” diye düşünülüyor. Gençlerin geleceğe dair güveni ve ümitleri hatta hayalleri yaşadıkları şartlar dolayısıyla her geçen gün biraz daha azalıyor. Genç işsizlerin oranları artarken son dönemde ortaya atılan “ev genci” tabiri ile nitelendirilen kesimin milyonlara ulaştığını gözlemliyoruz. Asgari ücretin ortalama ücrete dönüştüğü emeklinin 20 bin liraya “şükretmesinin istendiği” bir tablonun içerisinde gençlerimizi evliliğe teşvik etmek, hiçbir alt yapısı olmayan hamaset sözleri ile ne kadar mümkün? Siyasetçilerin, sosyologların, siyaset bilimcilerin ortak değerlendirmesi, “doğurganlık oranının 1.42’lere düşmesi bir beka meseledir” şeklinde… Yanlış mıdır? Değildir? Peki, bunun sorumlusu kim?
Bugün hayata dair beklentilerini ülke içine değil, yurt dışındaki hayallerine dayandıran bir kuşağın varlığından kim ne kadar haberdardır.

Bir okul müdürü tanıdığım görev yaptığı ilçedeki durumu şöyle özetliyor;”İlkokula başlayacak çocuk sayısı her yıl dramatik bir biçimde düşüyor. Yakın gelecekte bazı ortaokulların kapatılması veya birleştirilmesi, ilkokulların sayısının azaltılması gündeme gelebilir!” Kendisine sordum, “Tablo gerçekten bu kadar vahim mi?” Gerisini söylemedi bile…

Nüfus artış hızının bu kadar yavaşlamasının altında yatan nedenleri tartışmaya bile gerek yok. Yaklaşık 1.5 yıl önce evlenen bir gencimize sordum, “Hayırdır torun yok mu?” aldığım cevap, “Amca daha düğün masraflarını ödeyemedik!” şeklindeydi..

Bir dönem “nüfus kontrolü” diye dayatılan uygulamalardan bugün geldiğimiz nokta “Nüfus artışı için önlemler ve çağrılara” bıraktıysa gerisini anlatacak kelime bulamayız.
Bugün gençlerimize ve gelecek nesillere iyi bir gelecek hazırlayamazsak bugün sahip olduğumuz o kritik eşiğin altındaki nüfus artış hızını bile rüyamızda görürüz. Mesele sadece ekonomik değil sadece o çerçeveden bakarsak yanılırız. Başkaca pek çok etken olduğunu herkes biliyor…

Bugün evlenenden çok boşananların sayısı da bizi ilgilendiriyor. Parçalanmış ailelerin yaşadığı sorunlar artık gençlerimizi evlenme konusunda öylesine ürkütüyor ki. Bu sebeple evlilik yaşının artık 30 ve üzerine çıktığını da rahatlıkla görebiliyoruz. Halbuki bizler “evlilikte keramet vardır!” anlayışı ile yetiştirilen bir nesil olarak çocuklarımızı yarınlar için nasıl ikna edeceğiz? Ülkenin geleceği açısından kritik eşiği aşmak için sadece parasal destekler değil aynı zamanda geleceğe güvenle bakılabilecek bir yapı inşa etmek ve bununla ilgili olarak gençlerimizi ikna etmek durumundayız.

Ne yazık ki en önemli “beka meselesi” ülkemiz ve geleceğimiz için bu nüfus artış hızıdır…