Türkiye olarak gerçekten ilginç zamanlardan geçiyoruz. Öyle bir gündem akışı içerisindeyiz ki insan bazen dönüp kendi kendine soruyor: Bizim gerçekten başka hiçbir meselemiz kalmadı mı?

Sanki ülkedeki bütün ekonomik sorunlar çözülmüş, hayat pahalılığı tarihe karışmış, vatandaşın geçim derdi sona ermiş gibi bir hava oluşturuluyor. Emekli maaşını aldığı gün hesap makinesine sarılmıyor artık… Asgari ücretli ay sonunu değil, tatil planlarını düşünüyor… Gençler gelecek kaygısı taşımıyor, kiralar cep yakmıyor, mutfaktaki yangın sönmüş durumda…

Öyle mi gerçekten?

Hayatın gerçekleri ile gündemin konuşulan başlıkları arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Tam da insanların yaklaşan bayramı nasıl geçireceğini düşündüğü, sofralarına ne koyacağını hesapladığı bir dönemde, gündeme bomba gibi düşen CHP’nin 38’inci kurultayına ilişkin verilen “Mutlak Butlan Kararı” siyasetin bütün eksenini değiştirdi. İşini siyasi partilerin ve demokrasinin geleceğini tehdit eden boyutunun dışındaki tartışmalara bir kulak vermekte yarar var.

Uzun süredir CHP’li belediyelere yönelik sürdürülen operasyonların ardından tartışmaların doğrudan partinin kendisine yönelmiş olması, toplumun önemli bir kesiminde farklı değerlendirmeleri de beraberinde getirdi. Özellikle CHP içerisinde yaşanan iç çekişmelerin, partinin kendi kurumsal kimliğine zarar verdiği yönündeki görüşler oldukça yaygınlaştı.

Burada asıl dikkat çekici olan ise şu: Bir siyasi partiyi dışarıdan yapılan müdahaleler mi daha fazla yıpratır, yoksa içeride yaşanan güç mücadeleleri mi?

“Küçük olsun benim olsun” anlayışıyla yürütülen koltuk hesaplarının siyasete ne kazandırdığına dönüp bakmak gerekiyor. Çünkü siyaset yalnızca makamların korunacağı bir alan değil, toplum adına çözüm üretme iddiasının ortaya konulduğu bir zemindir. İktidar çevrelerinin de bu süreci kendi pencerelerinden değerlendirdiğini görüyoruz. “Kendi içerisinde sorunlarını çözemeyen bir ana muhalefet ülkedeki sorunlara nasıl çözüm üretecek?” sorusu üzerinden yapılan değerlendirmelerin siyasal karşılığının ne olduğuna vatandaşta sandıkta karar verecek.

Fakat mesele sadece CHP meselesi değildir. Mesele çok daha büyük bir konudur. Çünkü hayatın hangi alanında olursa olsun rekabetin olmadığı yerde kalite düşer. Rekabetin olmadığı yerde gelişim yavaşlar. Rekabetin olmadığı yerde eleştiri mekanizması zayıflar. Ve en önemlisi; rekabetin olmadığı yerde marka değeri oluşmaz. Bu durum ticarette de böyledir, sporda da böyledir, siyasette de böyledir. Rakipsiz kalan yapı bir süre sonra kendini tekrara düşer ve kendi doğrularına teslim olur. Kendini sorgulama ihtiyacı duymaz. Eksiklerini görmez. Hatalarını düzeltme refleksini kaybeder. Çünkü karşısında onu daha iyi olmaya zorlayacak güçlü bir alternatif yoktur. Oysa güçlü bir iktidar için güçlü bir muhalefet gerekir. Demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda fikirlerin yarışabildiği, farklı seslerin var olabildiği ve milletin önüne gerçek seçeneklerin çıkabildiği bir sistemdir.

Çünkü rekabet sadece rakibini yenmek değildir. Rekabet, kendini geliştirebilme mecburiyetidir. Aksi halde ortaya çıkan şey demokrasi değil; yalnızca güç mücadelesidir. Gücün olduğu yerde denge yoksa, denge yoksa güven de olmaz. Ve güvenin olmadığı yerde hiçbir siyasi yapı gerçek anlamda bir marka değerine dönüşemez.