Türkiye asıl sorunlarını tartışmak yerine siyasetin kendi iç gündemleriyle vakit kaybetmeye devam ediyor… Vatandaşın mutfakta ne yaşadığını, emeklinin ay sonunu nasıl getirdiğini, gençlerin neden gelecekten umudunu kestiğini, iş dünyasının hangi sıkıntılarla boğuştuğunu konuşmak yerine siyaset kendi içinde başka bir dünyanın gündemini tartışıyor. Hele “Çerçeve Yasa” olarak adlandırılan düzenlemenin tabanda yeterince karşılık bulmadığı bir dönemde, muhalefetin gündeminin hâlâ “Mutlak Butlan” ekseninde şekillenmesi, siyaseti yakından takip edenler kadar sıradan vatandaşın da dikkatinden kaçmıyor.

Daha doğrusu kaçmaması mümkün değil… Çünkü siyasetçinin görevi, toplumun umudunu büyütmek, insanların “Bu iş değişebilir” duygusunu canlı tutmak olmalı. Ama bugün özellikle muhalif seçmenin önemli bir bölümünde bunun tam tersini görüyoruz. Umudun yerini yorgunluk, kararlılığın yerini bekleyiş, mücadele azminin yerini ise “Bundan sonra ne olacak?” sorusu almaya başlıyor. Bunu sadece siyasi yorumlardan değil, sokaktan da görmek mümkün. Evden gazeteye gelirken, yaklaşık 30 yıldır eylemlerin, protestoların ve sert muhalefet hareketlerinin içerisinde bulunmuş, siyaseten mücadele etmekten bugüne kadar büyük ölçüde mutluluk ve heyecan duymuş sosyal demokrat bir arkadaşımla karşılaştım. Biraz sohbet ettik. Söyledikleri aslında üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken sözlerdi. “Artık siyaseten muhalefet etmekten yoruldum” dedi. Ardından yaşadıklarını anlattı. Yıllarca mücadele etmiş. Bedeller ödemiş. Sürgün yaşamış, mobbinge maruz kalmış ama bütün bunlara rağmen vazgeçmemiş. Sonra bir cümle söyledi: “Son olaylardan sonra baktım ki bugüne kadar boşuna mücadele vermişim. Mücadele verirken bir sürü bedel ödedim. Ama geldiğimiz noktada gördüm ki bir bedel ödemesi gereken bizler değilmişiz. Artık ne bir eyleme destek veriyorum ne de bir umudum var!”

Bu sözler insanın aklında kalıyor. Tam da bunları düşünürken bir gazetenin internet sitesinde Muharrem İnce’nin sözlerine rastladım. 2018 yılında CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olan İnce, Yeni Parti’ye geçmeyeceğinin işaretini verirken şöyle diyordu: “Ben hayatım boyunca CHP’liydim. Bir kere evden kaçtım, sonra geri geldim. Daha da başka yere gitmem.” İlk bakışta bu sözlerle otobüste karşılaştığım arkadaşımın söyledikleri arasında nasıl bir ilişki kurulabilir diye düşünebilirsiniz. Bence çok güçlü bir ilişki var. Çünkü yukarıda yaşanan siyasi tartışmalar ile aşağıda yaşanan duygusal kopuş arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşuyor. Yukarıda koltuklar, kurultaylar, davalar, “Mutlak Butlan” tartışmaları ve parti içi hesaplaşmalar konuşulurken aşağıda insanlar “Ben daha ne kadar mücadele edeceğim?” diye soruyor.

Geçtiğimiz günlerde “ARAFTAKİLER” başlıklı yazımda, gönlü Yeni Parti’de, fiziki varlığı CHP’de kalanların “gönül ile eylem arasındaki” çelişkisine dikkat çekmiştim. Bugün o tabloya bir başka kesimi daha eklemek gerekiyor: Gönlü yorgun olanları… Sadece umudunu değil, mücadele azmini de kaybetmeye başlayanları…

İşte “Mutlak Butlan” meselesinin belki de en fazla konuşulmayan tarafı burada. Siyaset yukarıda kendi sorunlarını çözemediğinde, bunun faturası sadece siyasetçiye çıkmıyor. Aşağıdaki insanın umudundan da eksiliyor. Bir insan bir kere “evden kaçabilir”, sonra geri dönebilir. Ama yıllarca mücadele etmiş bir insanın evinden, sokağından, sandığından ve en önemlisi umudundan bir kez daha kaçmasına neden olursanız, onu geri döndürmek o kadar kolay olmayabilir. Ama siyasete, demokrasiye ve değişimin mümkün olduğuna dair umudunu kaybeden insanı yeniden kazanmak çok daha zordur.