Biz onu hatırlamasak da, o kendini hatırlatıyor. Biz onu unutmak istesek de bazen tepemize gelip bizi rahatsız ediyor… Yaşanmışlıklara rağmen hâlâ “Eskişehir’de deprem olur mu, ya da olası bir depremden Eskişehir ne kadar etkilenir?” sorularına cevap arayan insanların sayısının bu şehirde neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olduğunu düşünüyorum… Çünkü biz önce ihmal, sonra isyan ederiz… Bu neredeyse geleneksel ve kalıtsal bir sorun hâline geldi.
Şimdi, 20. yüzyılın ülkemiz açısından en büyük felaketlerinden biri olan 17 Ağustos 1999 depreminin yıldönümü geçeli birkaç gün oldu. Biz gözümüzü hep deprem olan bölgelere çevirirken kendi ayağımızın altını kontrol etmeyi unutuyoruz. Deprem illa Eskişehir’de olacak diye bir şey yok. Ancak güneyden ve kuzeyden diri faylarla çevrili bir alanda yaşadığımızı unutuyoruz… Alüvyon bir zemin üzerinde yüzergezer bir kent konumunda mıyız, bunu bile sorgulamadan sadece arada bir işin edebiyatını yapıyoruz…
Örneğin, “1999 sonrası yapılaşmada hangi yenilikleri yaptık, hangi yeni teknikleri kullandık, yapı stokumuzun ne kadarını yenileyebildik?” Bu soruların cevapları konusunda derli toplu bir bilgiye sahip değiliz. Yönetmelik gereği bazı hazırlıkların yapıldığını biliyoruz. Toplanma alanları olarak belirlenen yerler dışında elde ne var diye sormadan edemiyor insan…
Mesela can alıcı soru şu: “Olası bir depremden Eskişehir’in ne kadar etkilenebileceğini düşünüyoruz?” Kime ve neye göre hazırlık yapıyoruz? Deprem bizim için bir korku filmi olmaktan çıkarılmalı, insanların kafalarında sağlıklı bir tablo oluşturmalıyız…
Bireysel açıklamalarla vakit geçirmek yerine, kurumsal ve koordineli çalışmalar hangi aşamada? Bu konularda kamuoyunun net bir biçimde bilgilendirilmesi gerekmez mi? Ancak Eskişehir gibi kutuplaşmadan nasibini almış bir şehirde, sadece siyasal ötekileştirmenin ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden sağlıklı bir koordinasyonun şu aşamada sağlanabildiğini ben düşünmüyorum… Bu şehirdeki kurumlar ve aktörler sanki sadece eleştirerek, karşılıklı hesap sorarak bir iletişim kurmak zorundaymış gibi bir algıya sahibim. Bir gazeteci olarak ben bu algıya sahipsem, vatandaşın güvenini kim, nasıl kazanacak?
Unutmayalım ki her şey siyaset değil, hayat siyasetten ibaret hiç değil… Hepimiz bu şehirde aynı güneş altında çamaşır kurutan annelerin çocukları olarak yaşıyoruz. Birbirimize sırtımızı dönme şansımız yok. Hatta başkalarının bizi herhangi bir felaket anında kurtarabileceklerini de düşünmüyorum. Bize, Allah korusun, lojistik destek sağlamanın dışında kimsenin yapabileceği bir şey de görünmüyor… Hani diyorlar ya; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” İşte böyle bir noktada, hayatımızı birbirimize emanet edebileceğimiz bir sulh ortamı, birbirimize yaslanabileceğimiz bir güven ortamı oluşturmalıyız. Bu çok zor bir şey değil… İnsanlar hep yukarıya bakar, yukarıda olan bitenden çok etkilenir ve davranışlarını buna göre düzenler…
Bir dostumla konuşuyorum. “Ülkenin ve şehrin en önemli üç sorunu nedir?” diye soruyorum. Verdiği cevap çok ilginç. Ne hukuk, ne ekonomi ne de başka bir şey… Verdiği cevap, “Kutuplaşma…”
Ne dersiniz? Bu kadar kutuplaşmanın insanların zihnini kurcaladığı bir dönemde, depreme hazırlık dâhil hangi sorunu çözebiliriz?