Bir gece yarısıydı… Bin bir güçlükle yapımı tamamlanmadan teslim aldığımız evimizin önünde, derme çatma bir somyanın üzerinde uzanıyordum. Bir tarafta yığılı karo taşlarının üzerinde yanan küçük tüpün üzerindeki çaydanlıktan yükselen dumanları seyrediyor, diğer tarafta evimizin önünden geçen enerji nakil hatlarının arasından her zamankinden daha parlak görünen dolunaya bakıyordum.
Ay, sanki elimi uzatsam tutabileceğim kadar yakındı. O gece yıldızlar da her zamankinden daha parlak görünüyordu nedense… Elimde çay bardağı, dolunayı ve yıldızları seyrederken dalıp gitmişim. Sonrasını hatırlamıyorum. Bir ara uyandım, yatak odasına yöneldim ve…
Hepsi o kadar. Tam o sıralarda, henüz üç yaşlarında olan kızım Hatice korkuyla yatağımıza gelip sığındı. “Çok korktum” dediğini hatırlıyorum. Asıl korkunç gerçeği ise sabah saat 06.00 sıralarında kapımız yumruklanırcasına çalındığında öğrendim.
Elektrikler kesikti. Telaşla yataktan kalkıp kapıya koştum. Karşımda çok sevdiğim Osman Söğüt ağabey vardı. “Geçmiş olsun…” Bu iki kelimeyi duyduğum anda aklımdan neler geçti, neler… O yıllarda mahallede telefon yoktu. Cep telefonu hayatımızda değildi. Mahallenin girişinde iki ankesörlü telefon vardı, hepsi o kadar. “Hayırdır ağabey?” diyebildim. “Türkiye’nin yarısı yıkıldı, haberin yok mu?”
Meğer Osman ağabey ve ailesi ile birlikte şehir merkezinde oturan binlerce vatandaş gece yarısından beri sokaklardaymış. İşte o gece; 17 Ağustos 1999’da saat 03.02’de Kocaeli Gölcük merkezli, 7.4 büyüklüğündeki Marmara Depremi yaşandı. Sadece 45 saniye süren o büyük felakette 17 bin 480 insanımız hayatını kaybetti, 43 bin 953 kişi yaralandı. Ama rakamlar hiçbir zaman acının kendisini anlatmaya yetmedi.
Her rakam bir insandı. Bir anne, bir baba, bir evlat, bir eş… Depremin acısı Eskişehir’e kadar ulaştı. Tarhan Apartmanı yıkıldı, 33 vatandaşımızı kaybettik. O gün çalıştığım ve bugün de içinde bulunmaktan onur duyduğum 2 Eylül Gazetesi’nde siyah-beyaz ikinci baskıyı hazırladık. Sonra gazeteleri kapı kapı dağıttık. Çünkü gazetecilik bazen sadece haber yapmak değil, toplumun yaşadığı acıya tanıklık etmektir.
Aradan 27 yıl geçti. Sonra 6 Şubat depremlerini yaşadık. On binlerce insanımızı kaybettik, şehirlerimiz yıkıldı. Maddi yaralarımızı hâlâ tam anlamıyla saramadık. Manevi yaralarımız ise belki hiçbir zaman kapanmayacak.
Peki, bütün bunlardan ne öğrendik? Depremi engelleyemeyiz. Ama depremin felakete dönüşmesini önleyebiliriz. Sağlam binalar yapabilir, kentlerimizi bilimin ışığında planlayabilir, denetimi gerçek anlamda uygulayabiliriz. Bunun için depremi yalnızca yıldönümlerinde hatırlamak yerine, her gün hayatımızın bir gerçeği olarak görmeliyiz. Çünkü deprem takvimdeki bir gün değil, her an kapımızı çalabilecek bir gerçek. O gece ben dolunayı seyrediyordum. Kızım korkup yatağımıza sığınmıştı. Sabah kapımız çalındığında ise Türkiye’nin bir bölümünün enkaza dönüştüğünü öğrendik. Bugün geriye dönüp baktığımda tek dileğim var: Çocuklarımıza yalnızca evler değil, güvenli şehirler bırakabilmek.
27 yıl önce üç yaşındaki kızımızın korkup yatağımıza sığındığı o geceyi unutmadım. Bugün asıl korkum, çocuklarımızın da bir gün aynı korkuyu yaşamak zorunda kalmasıdır. Çünkü onlara bırakabileceğimiz en büyük miras para, mal ya da mülk değil… İçinde korkmadan uyuyabilecekleri bir gelecek. Ve artık bunun için kaybedecek zamanımız yok.