Ekmek kavgası vardır, bir de ekmeğin karası vardır… İnsanın alın teriyle kazandığı ekmeğin değeri başka hiçbir şeye benzemez. Hele o ekmek, yerin yüzlerce metre altında, karanlığın içinde, ölümle hayat arasında kazanılıyorsa… Eskişehirli bir grup madenci aylardır haklarını alabilmek için mücadele ediyor. Seslerini duyurabilmek için Ankara yollarına düşüyor, çıplak ayaklarla yürüyor, zaman zaman güvenlik güçleriyle karşı karşıya geliyor, gözaltına alınıyor ve sonunda açlık grevine başvurmak zorunda kalıyorlar.

İnsan ister istemez soruyor: Bu insanlar ne istiyor? Yeni bir sendikal hak mı? Bir ayrıcalık mı? Hak etmedikleri bir ücret mi? Hayır!

Onlar yalnızca, emeklerinin karşılığını istiyor. Eski bir madenci ve sendikacı çocuğu olarak söylüyorum. Yeraltına defalarca girdim. O karanlığı, o ağır havayı, o kömür kokusunu bilirim. Yerin altında birkaç saat geçirmenin bile insana neler hissettirdiğini gördüm. Yerin altındaki ekmeğin karası adamı çarpar… Çünkü madencilik, diğer birçok meslekten farklıdır. Madenci sabah işe giderken sadece ekmek parası kazanmak için yola çıkmaz. Canını da yanına alır. Yerin yüzlerce metre altında çalışırken ne zaman bir göçük olacağını, ne zaman bir kazanın yaşanacağını, ne zaman o karanlığın daha da koyulaşacağını bilemez. Ama yine de iner. Çünkü evde onu bekleyen çocukları vardır. Ödenmesi gereken faturaları vardır. Okutulması gereken evlatları vardır. Ve her şeyden önemlisi, eve götürülmesi gereken bir ekmeği vardır.

Kömürün karası yüzüne bulaşır, tozu ciğerlerine dolar. Eller nasırlaşır, beden yorulur. Ama vardiya bittiğinde madenci yine evine döner. Çocuklarının yüzüne bakar ve bütün yorgunluğunu unutmaya çalışır. Her meslek kutsaldır. Her alın teri saygıyı hak eder. Ama madencinin emeğinin yeri biraz daha başkadır.

Ömrünün 40 yıldan fazlasını yeraltında çalışarak geçirmiş bir babanın evladı olarak bunu çok iyi biliyorum. Bir madenci çocuğu, babasını her sabah işe uğurlarken aslında sadece işe göndermediğini bilir. Onu yerin altına, tehlikenin içine gönderir. O nedenle bugün bir kez daha sormak gerekiyor: Bu madenciler sizden ne istiyor? Yapmadıkları bir işin karşılığını mı? Hak etmedikleri bir ücretin peşinde mi koşuyorlar? Yoksa yıllarca yerin karanlığında, canlarını ortaya koyarak kazandıkları ekmeğin hakkını mı istiyorlar?

Bence mesele tam da burada. Bir insan hakkını almak için çıplak ayaklarla Ankara yollarına düşüyorsa, açlık grevine gidiyorsa, güvenlik güçleriyle karşı karşıya kalmayı göze alıyorsa ortada artık sıradan bir iş anlaşmazlığı yoktur. Ortada vicdan meselesi vardır. Adalet meselesi vardır. Alın terine saygı meselesi vardır. Madencinin istediği çok değil. İstediği, kendi emeğinin karşılığı. İstediği, çocuğunun geleceği. İstediği, evine huzurla götürebileceği ekmek. Ve unutulmamalıdır ki ekmek kavgası, hiçbir kavgaya benzemez. Çünkü insan birçok şeyden vazgeçebilir. Ama evladının rızkından vazgeçmez.

Madenci de vazgeçmiyor. O yüzden artık yapılması gereken, bu insanların sesini daha fazla kısmak değil, neden bu kadar yüksek sesle bağırmak zorunda kaldıklarını anlamaktır. Çünkü yerin altında kazanılan ekmeğin hesabı, yukarıda masa başında yapılan hesaplara benzemez. Madencinin hesabında rakamdan önce alın teri, sözleşmeden önce emek, paradan önce can vardır.

Ve o karanlıkta kazanılan ekmeğin hakkı, gün ışığında mutlaka verilmelidir. Çünkü bazı haklar ertelenebilir belki… Ama alın terinin hakkı ertelenmemelidir.