Hemen her gün iki kez önünden geçtiğim bir esnaf arkadaşım var. Adı Halil Göktaş.. Aslında Ziraat Mühendisi. Zirai ürünlerin yanı sıra kedi-köpek maması, kuş yemi ve evcil hayvan ihtiyaçlarına yönelik ürünler satıyor. İşyerinin adı da yaptığı işe yakışıyor: "Yeşil Dünya." Mütevazı bir dükkân...

Ama sahibi öyle sıradan biri değil. Milli duyguları güçlü, memleket meselelerine duyarlı bir insan. Mehteran takımında görev yapıyor, Bando Anadolu'nun da emektarlarından. Güler yüzlü, sohbet etmeyi seven, insan biriktirmeyi para biriktirmekten daha kıymetli gören eski zaman esnaflarından... Ben de yolum ne zaman düşse selam vermeden geçmem.

Geçtiğimiz gün Büyükşehir Belediyesi Aşevi'nin önündeki bankta otururken selamlaştık. Öğle saatlerinde yine aynı banktaydı. Akşamüstü bir kez daha geçtim...Yine aynı yerde...Takıldım kendisine: "Maşallah Halil Bey... Keyifler yerinde galiba. Gölgede serinliyorsunuz." Gülümseyerek cevap verdi: "Ne keyfi Mehmet bey... Peşin satan tüccar gibiyiz işte. Sabahtan beri müşteri yoğunluğundan dükkâna giremedik!"

Sözün sonundaki ironiyi anlamak için ekonomi profesörü olmaya gerek yoktu. Biraz mizah vardı o cümlede... Biraz sitem... Biraz da insanın içine oturan bir gerçek... Durup birkaç dakika sohbet ettik. Halil Bey banktan kalkmadı. Ben de ayakta dinledim. Öğrendim ki sabah dükkânını açtığından beri o banktan bir kez bile kalkmamış. Çünkü dükkâna girip çıkmasını gerektirecek bir müşteri gelmemiş.

İşte o an düşündüm... Biz ekonomiyi çoğu zaman ekranlardan takip ediyoruz. Enflasyon açıklanıyor. Büyüme rakamları açıklanıyor. Faizler konuşuluyor. Piyasalar değerlendiriliyor. Uzmanlar yorum yapıyor. Ama bazen ekonominin gerçek fotoğrafı ne televizyon ekranlarında ne de kalın raporların satır aralarında saklıdır. Bazen bir bankta oturan esnafın yüzündedir. Uzun zamandır Reşadiye Esnaf Sokağı'ndan geçiyorum. Bu şehrin en hareketli noktalarından biri... Eskişehir'in kalbi... Ama son dönemde o sokakta dolaşırken insanların yüzünde eski canlılığı görmek zorlaşıyor. Dükkânlar açık... Işıklar yanıyor... Kepenkler kalkıyor...

Ama çarşının üzerine görünmeyen bir durgunluk çökmüş durumda. Esnaf artık büyük kazançların peşinde değil. Kimse yeni şube açmayı, yeni yatırım yapmayı konuşmuyor. Herkes günü tamamlayabilmenin hesabını yapıyor. Elektrik faturası... Kira... Vergi... Bağ-Kur... Artan maliyetler... Azalan alım gücü... Ve her geçen gün biraz daha zorlaşan hayat şartları... Sadece esnafın değil, alışveriş yapmak için çarşıya çıkan vatandaşın da omzunda ağır bir yük var. Çünkü vatandaşın cebindeki para eridikçe esnafın kasası da boşalıyor. Kasalar boşaldıkça umutlar biraz daha küçülüyor. Aslında Halil Bey'in anlattığı hikâye yalnızca kendi hikâyesi değil. Bugün Türkiye'nin dört bir yanında küçük esnafın ortak hikâyesi... Kimisi dükkânının önündeki sandalyede oturuyor. Kimisi kapının önünde çay içiyor. Kimisi yoldan geçenleri izliyor. Kimisi de telefonuna bakıp müşteri bekliyor. Ama hepsinin ortak bir beklentisi var: Yarın bugünden biraz daha iyi olsun...

Belki de bu yüzden her sabah yeniden dükkânlarını açıyorlar. Çünkü umudu kapatacak bir kepenk henüz icat edilmedi. Yine de görmemiz gereken bir gerçek var. Esnaf yorulduğu için oturmuyor. İş olmadığı için oturuyor.

Ve bugün ekonominin gerçek fotoğrafını görmek isteyenler ekranlara değil, çarşıların ara sokaklarına bakmalı. Çünkü bazen bir esnafın saatlerce oturduğu bir bank, sayfalar dolusu ekonomik veriden daha fazla şey anlatır. Ben gördüm... Siz de görüyorsunuzdur. Yeter ki bakmasını bilin.