Gazeteye gelirken biraz yaşlı bir abla dikkatimi çekti. Yanında muhtemelen 4 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Sağa sola gidip geliyor, bazı evlerin camlarına bakıyordu. Yanındaki küçük kız, “Anneanne” diye bir şeyler söyledi. Yanlarından geçtim. Köşeyi döndüm, sokakta yaşayan bir vatandaşımızla karşılaştım. “Ateşin var mı ağabey?” dedi. Bir elinde enerji içeceği, diğerinde muhtemelen birisinin verdiği sigara vardı. Cebimden çakmağı çıkarıp uzattım.
Neyse... Gözüm hâlâ abladaydı. Dönüşte aynı yerden geçerken bu kez cesaretini toplayıp, “Kardeşim bir şey sorsam?” diye seslendi. “Elbette abla, buyur” dedim. Ev arıyormuş. Buralarda uygun fiyatlı kiralık bir ev bilip bilmediğimi sordu. Halen yaşadığı evde ev sahibiyle bazı sorunlar yaşadığını anlattı. Sonra bir ev gösterdi. “Buraya 20 bin lira istiyorlar. Malum emekli ve dul maaşları da belli. Bu eve 20 bin lira verirsem ne yer, ne içeriz?” diye dert yandı. İçim burkuldu. Yanındaki küçük kıza birkaç güzel söz söyledim. “Torunun mu?” diye sordum. Sonra kendisine mahalle muhtarının yerini gösterdim. “Ablacığım, ben buralarda uygun fiyata ev olup olmadığını bilmiyorum. Ama mahalle muhtarınızı tanıyorum. Belki sana yardımcı olabilir. Böyle kapı kapı gezerek uygun fiyatlı kiralık ev bulmak kolay değil” diyebildim.
Ardından ofise çıktım. Ama aklım hâlâ o abladaydı. Yaşamadan insan anlamıyor... Çaresizlik öyle bir şey ki, insanın yüzüne, gözlerine yerleşiyor. Ben o çaresizliği o hanımefendinin gözlerinde gördüm. Bir tarafta ev arayan bir anneanne... Diğer tarafta hiçbir şeyden habersiz, sadece anneannesiyle dolaşan 4 yaşındaki bir çocuk... Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz bu noktaya nasıl geldik? Öyle hızlı yoksullaşıyoruz ki artık bir emekli maaşı, bırakın insanca yaşamayı, ev kirasını karşılamaya bile yetmiyor. 20 bin lira kira... Elektrik, doğalgaz, su, mutfak, ulaşım... Bütün bunların karşısında tek bir emekli maaşı. Bunu kim görecek? Bu sorunları kim çözecek? Yardımlaşma, dayanışma elbette önemli. Ama bir yere kadar... Sonrası gerçek bir tufan.
Bırakın ülke gündemindeki siyasi tartışmaları, Eskişehir siyasetinde bile “deprem yardımı” adı altında yaşanan tartışmalar, siyasetin vatandaşın gerçek gündeminden ne kadar uzaklaştığını gösteriyor. Yahu yazıktır... Günahtır... Gerçekten ayıptır. Emekli bir dostum geçtiğimiz günlerde şöyle dedi: “Yemin ediyorum, çocuklar destek olmasa halim perişan. Elektrik, doğalgaz ve kiramı ödüyorlar da biraz nefes alıyorum.”
Düşünün... Yıllarca çalışmış, prim ödemiş bir insan bugün çocuklarının desteğine ihtiyaç duyuyorsa burada hepimizin düşünmesi gereken ciddi bir mesele var. Geçtiğimiz günlerde yazdım. Öyle bir hale geldik ki “askıda ekmek”, “askıda simit” bile neredeyse hayal oldu. Toplumun en alt katmanında gerçekten bir yangın var. Hem de büyüyen bir yangın... Çaresizlik var. Sessiz bir yoksulluk var.
Ve galiba en tehlikelisi de bütün bunlara alışmaya başlamamız. Çünkü yoksulluğun kendisinden daha tehlikeli olan şey, yoksulluğu normal kabul etmektir. Artık bunları da görmezden gelmeyin. Bir emeklinin ev ararken kapı kapı dolaşmasını... “Bu kirayı verirsem ne yiyeceğiz?” diye düşünmesini... Çocuklarının desteği olmadan ayakta kalamayacağını söylemesini... Bunları yalnızca birer günlük hayat hikâyesi olarak görmeyin. Çünkü bunlar artık tek tek insanların değil, toplumun ortak meselesi.
Duymuyoruz diye bu sesler yok olmuyor. Görmüyoruz diye bu insanlar ortadan kaybolmuyor. Konuşmuyoruz diye sorunlar da çözülmüyor. Tam tersine... Sorun büyüyor. Sessizce büyüyor. Ve asıl korkutucu olan da şu: Biz hâlâ bu büyüyen sessizliği yeterince duymuyoruz.