Benzin ve motorin fiyatlarına gece yarısından itibaren zam geldi. Benzinin litresi ortalama 2,57 lira, motorinin litre fiyatı ise 7,79 lira arttı. Motorin birçok kentte 90 lirayı aşarken, benzin de 80 liraya doğru gidiyor.
“Ne var bunda?” diyebilirsiniz. Haklısınız… Artık şaşırmıyoruz. İki bindir, bir indir derken akaryakıt fiyatları öyle bir noktaya geldi ki, 90 liralık motorin bile hayatımızın olağan parçalarından biri haline geldi. Asıl mesele de zaten burada başlıyor. Çünkü akaryakıta gelen her zam, yalnızca benzin ve motorin tabelasını değiştirmiyor. O zam, kamyonun kasasına, minibüsün deposuna, taksinin hesabına, lokantanın mutfağına, marketin rafına kadar giriyor. Nakliye pahalanıyor, üretim maliyeti artıyor, esnafın gideri yükseliyor. Sonunda faturayı yine vatandaş ödüyor. Üstelik akaryakıt fiyatları zaman zaman geri çekilse bile yapılan zamların piyasadaki karşılığı aynı hızla geri gelmiyor. Bir kez yükselen fiyat, raflarda aşağıya doğru pek inmiyor. Küçük esnafın yaşadığı sıkıntı da tam burada ortaya çıkıyor. Rafından indirdiği malın yerine yenisini aynı fiyata koyamıyor. Bir başka ifadeyle, zam sadece bugünümüzü değil, yarınımızı da pahalılaştırıyor. Çünkü bugün artan taşıma maliyeti, yarın üreticinin, ertesi gün esnafın, sonunda da tüketicinin karşısına yeni bir fiyat olarak çıkıyor. Zincirin neresinden tutarsanız tutun, yükün son halkası yine vatandaş oluyor. İşte bu nedenle yılın geri kalanında sadece TÜİK’in açıkladığı rakamlara bakarak hayat pahalılığını anlamaya çalışanların ciddi bir yanılgı yaşaması şaşırtıcı olmayacak.
Çünkü vatandaşın enflasyonu hesap makinesinde değil, mutfakta! Emeklinin, asgari ücretlinin ve dar gelirlinin önünde şimdi bir de kış var. Isınma, ulaşım, gıda derken zaten zorlanan bütçeler biraz daha sıkışacak. Toz pembe tablolar çizerek, geleceğe ilişkin umut dağıtarak bu sıkışmışlığı ne kadar yönetebilirsiniz, onu da hep birlikte göreceğiz. Çünkü vatandaşın meselesi artık sadece “fiyatlar ne kadar arttı?” sorusu değil. Asıl soru, “Bu gelirle bu hayat nasıl sürdürülecek?”
Hürmüz Boğazı tartışmaları, Ukrayna-Rusya Savaşı ve küresel ekonomik gelişmeler elbette önemli. Türkiye’nin bunlardan etkilenmemesi mümkün değil. Ama dışarıdaki fırtınayı konuşurken içeride kendi hazırlığımızı da sorgulamak zorundayız. Çünkü biz çoğu zaman fırtınanın geleceğini görüyoruz ama şemsiyeyi yağmur başladıktan sonra açıyoruz.
Yaşadığımız sıkıntının en somut örneklerinden biri Eskişehir Lokantacılar ve Kasaplar Odası Başkanı Murat Arnik’in açıklamasında saklı. Arnik, borçlu esnafa Esnaf Kefalet Kooperatifleri üzerinden kredi imkânı sağlandığını söylüyor. Elbette esnafın nefes alması önemli. Fakat bu açıklamanın içinde çok daha büyük bir gerçeğin sessizce durduğunu düşünüyorum: Küçük esnaf artık sorununu çözmekten değil, borcunu borçla çevirebilmekten söz ediyor.
İşte asıl tehlike burada. Kredi elbette nefes aldırabilir. Ama krediyle ayakta kalan bir işletmenin sorunu çözülmüş olmaz. Sadece sorun biraz daha ileriye ötelenmiş olur. Bugün esnaf borcunu borçla kapatıyorsa, yarın vatandaş kredi kartını kredi kartıyla çeviriyorsa, emekli ay sonunu getirmek için borçlanıyorsa, mesele artık sadece “zam geldi” meselesi değildir. Mesele, gelir ile hayatın maliyeti arasındaki makasın giderek açılmasıdır.
Ve unutmayalım… Asıl fırtına, motorinin 90 lirayı geçmesiyle başlamadı.
Asıl fırtına, insanların bu fiyatlara alışmaya başlamasıyla kopacak.