Fazla umutlanmayın… Beklentiler ortada. TÜİK beklenen açıklamayı yapacak. Ağustos ayında fiyatlar ne kadar arttı, enflasyon kaç çıktı, emekli maaşlarına ne kadar zam yapılacak gibi tartışmalar yeniden başlayacak.
Ama işin doğrusu şu ki; TÜİK’in açıklayacağı rakamlar eskisi kadar heyecan vermiyor. Bir zamanlar enflasyon rakamları açıklandığında herkes kulak kesilirdi. “Acaba kaç çıktı?” diye beklenirdi. Şimdi ise rakam açıklanmadan önce bile insanların büyük bölümünde nasıl bir sonuç çıkacağına ilişkin bir kanaat oluşmuş durumda. Çünkü vatandaşın takip ettiği artık TÜİK’in rakamları değil, marketin rafları… Maaş artışları her zaman gerçek hayat pahalılığının gerisinde kaldığı için insanlar rakamları takip etmekten de yoruldular. Vatandaş yaşadığı ve hissettiği hayat pahalılığı ile uzun süredir açıklanan resmi rakamların her zaman örtüşmediğinin farkında. Daha da önemlisi, açıklanan rakamların günlük hayatına aynı ölçüde yansımadığını yaşayarak görüyor. Nereden mi biliyorum? Bu rakamlarla ilgili haberleri yapanlar, açıklanan her veriyi manşetlere taşıyanlar, hatta zaman zaman “müjde” üstüne müjde verenler bile artık eskisi kadar heyecanlanmıyorsa, başka nasıl yorumlayacağız? Çünkü mesele sadece rakam değil. Mesele o rakamın vatandaşın cebine, mutfağına, pazar filesine ne kadar yansıdığı…
Bu kadar ürün bolluğuna rağmen domatesi 50 liradan aşağı yiyemeyen, tane mısırı 25 liradan aşağı alamayan vatandaş için yüzde kaçlık enflasyon açıklandığının ne anlamı var? Her gittiği markette bir önceki alışverişinden daha fazla para ödeyen insan, raflardaki fiyat etiketlerinin hızına yetişemiyorsa, açıklanan rakam ne kadar düşük çıkarsa çıksın onun hayatındaki karşılığı değişmiyor. Çünkü vatandaş hesap makinesiyle değil, mutfak alışverişiyle enflasyonu ölçüyor. Derler ki, “Dert bir değil ki elvan elvan…” Bizimki de tam öyle. Yazın rehavetini ve gerginliğini üzerimizden atamadan sonbaharın kasveti düştü üzerimize. Nasıl demeye gerek var mı? Okullar açılıyor… Kime sorsanız “Okul yolu dert dolu” diyor. Kırtasiye masrafları, okul kıyafetleri, ayakkabı, servis, yemek derken ihtiyaçlar daha şimdiden kuyruğa girmiş durumda. Geliri giderini karşılamaya yetmeyen aileler ise her yeni ihtiyaçla birlikte biraz daha zorlanıyor. Bir zamanlar çocukların okul heyecanı konuşulurdu. Şimdi veliler, “Bu ay bunların hepsini nasıl karşılayacağız?” diye düşünüyor.
Bir de şu “askıda” meselesi var… Bir ara belediyelerin ekmek büfelerinin önünde, simit tezgâhlarının yanında “askıda ekmek”, “askıda simit” yazılarının yanında ihtiyaç sahipleri için bırakılmış ekmekler, simitler görürdük. Son dönemde o bölümlerde yeller esiyor. Geçtiğimiz gün simit aldığım bir kişiye sordum: “Askıya simit var mı?” Aldığım cevap düşündürücüydü: “Nerede o eskiden oluyordu… Şimdilerde belki haftada bir iki ya oluyor, ya olmuyor.”
Asıl hikâye işte burada… Eskiden durumu iyi olan, hiç olmazsa bir başkasının ihtiyacını düşünürdü. Bir ekmek alır, bir simit bırakır, “Benden de bir katkı olsun” derdi. Şimdi ise o katkıyı yapan insanların önemli bir bölümü kendi hesabını yapmak zorunda. Marketçilik yapan bir dostum anlatıyor: “Bundan sadece bir yıl kadar önce cebinde parası olan birisi gelir, bir miktar para bırakır ve bu parayla ihtiyaç sahiplerine bir poşet gıda ulaştırmamızı isterdi. Şimdilerde aynı insanlar aldıklarını bazen kısa süreli yazdırıp gidiyorlar.”
İşte size enflasyonun gerçek hikâyesi… Bunun TÜİK rakamlarında ne kadar karşılığı var bilmiyorum. Ama hayatın içinde çok açık bir karşılığı var. Eskiden fakirler bile ihtiyaç sahiplerini düşünürdü. Şimdi fakirler bile ihtiyaç sahibi olmuş.