Bizim kuşağın görüp görebileceği ne varsa yaşadık galiba… Bankerler krizini gördük, banka iflaslarını gördük, büyük devalüasyonları yaşadık. Paramızın pul olduğu günleri, bir gecede değişen fiyatları, sabah başka, akşam başka hesapları gördük. Ve bütün bu yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz en acı gerçek neydi biliyor musunuz? Fatura hep aynı kesime çıktı. Dar ve sabit gelirli milyonlarca insan…
Şimdi de yeni bir kriz gündemde. Bu kez karşımızda bir fon meselesi var. Ne olduğunu, nasıl olduğunu, kimlerin ne yaptığını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz. Bildiğimiz, vatandaşın elindeki paranın borsa üzerinden ciddi bir riskle karşı karşıya kaldığı ve bunun toplumda büyük bir endişe yarattığı… “Neden oldu, nasıl oldu, kim sorumlu?” sorularının cevabını elbette ilgili kurumlar verecek.
Ama biz bu filmi daha önce çok gördük. Kriz çıkar… Soruşturma başlar… Rakamlar havada uçuşur… Herkes birbirini suçlar… Sonra bir bakarsınız, faturanın adresi yine bellidir: Gariban!
İnsanlar bugün 23 bin 500 liralık emekli maaşıyla, 28 bin liralık asgari ücretle ayakta kalmaya çalışıyor. Pazara gidiyor, filesine bakıyor. Markete gidiyor, etiketlere bakıyor. Faturayı açıyor, bir daha bakıyor. Enflasyonu tek haneye indireceğiz deniliyor. Vatandaş ise markette hesabı tek haneye indirmeye çalışıyor! Hatta artık hesap kitap işi de değişti. Eskiden “Ay sonunu nasıl getiririz?” diye düşünürdük. Şimdi ayın ortasında “Ay sonunu görebilecek miyiz?” diye düşünüyoruz.
İşte bizim asıl hikâyemiz burada başlıyor. Bir tarafta geçim derdiyle boğuşan milyonlar, diğer tarafta paranın nasıl kazanılıp nasıl kaybedildiğini tartışanlar… Ve nedense bütün krizlerin sonunda aynı soru karşımıza çıkıyor: “Bu işin bedelini kim ödeyecek?” Cevabı tahmin etmek için müneccim olmaya gerek var mı? Krizlerin adı değişiyor, yöntemi değişiyor, aktörleri değişiyor… Ama nedense faturanın adresi pek değişmiyor. Yeni Türkiye’ye bakıp eski Türkiye’yi özleyenler de var, eski Türkiye’ye bakıp Yeni Türkiye’yi özleyenler de… Açıkçası bu tartışmaların artık vatandaşa pek bir faydası yok. Çünkü vatandaşın derdi Türkiye’nin eskisiyle yenisi değil. Vatandaşın derdi bugün! Bugün evine ne götüreceği… Bugün elektrik faturasını nasıl ödeyeceği… Bugün pazardan ne alıp neyi alamayacağı… Bugün cebindeki paranın yarın hâlâ aynı değerde olup olmayacağı…
Geçtiğimiz günlerde çok güzel bir söz okudum: “Çatlak testiyi doldurmaya çalışırken çeşme başında ömrünü tüketirsin. Unutma; bazı kaplar dolmaz, bazı insanlar doymaz!” Galiba yaşadıklarımızı anlatan bundan daha güzel bir söz bulmak zor. Çatlak testi belli… Çeşme belli… Suyun başında bekleyen de belli… Ama artık bir şeyi değiştirmek gerekiyor. Garibanın üç kuruşluk parasına göz diken varsa elbette hukuk önünde hesabını versin. Kim yaptıysa ortaya çıksın, kim sorumluysa hesabını versin. Ama ne olur, bu kez faturayı yine garibana çıkarmayın!
Çünkü garibanın verecek parası kalmadı. Sabrı da… Çilesi de… İnanın artık mizahı da kalmadı. Biz yıllardır “Bu da geçer” diyerek yaşadık. Geçti mi? Geçti… Ama ne yazık ki her geçen krizin ardından cebimizden bir şey daha geçti! Paramız geçti… Alım gücümüz geçti… Hayallerimiz geçti… Şimdi geriye bir tek soru kalıyor: Daha ne kadar geçecek?
Çünkü insanın cebinden parası eksilir, yerine yenisini koyabilir. Ama umudu eksilirse, işte onu yerine koymak çok daha zor. Biz artık yeni bir kriz hikâyesi değil, krizsiz bir hayat hikâyesi yaşamak istiyoruz.
Çok mu şey istiyoruz?