Temmuz ayı enflasyon rakamları açıklandı. Kâğıt üzerindeki tabloya bakıldığında ilk bakışta iyimser bir hava oluşabilir. TÜİK, Temmuz ayı enflasyonunu yüzde 1,76 olarak açıkladı. Ekonomi yönetimi açısından bu rakamlar olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak meseleye pazardan, mutfaktan ve vatandaşın cüzdanından bakınca bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Çünkü hayat pahalılığı dediğimiz şey istatistik tablolarında değil, alışveriş sepetinde hissediliyor.
Bu yıl sebze ve meyvede ürün bolluğu yaşandığını herkes söylüyor. Üretici de bunu dile getiriyor, pazarcı da. Tezgâhlar dolu, ürün çeşidi fazla. Buna rağmen fiyatlar vatandaşın yüzünü güldürmüyor. Eskiden bolluk denildiğinde akla ucuzluk gelirdi. Şimdi ise bolluk var ama fiyatlar yerinden kıpırdamıyor. Pazara çıkan vatandaş, fileyi doldurmak yerine hangi üründen vazgeçeceğinin hesabını yapıyor. Üstelik artık pazar ile zincir market arasındaki fiyat farkı da neredeyse kapanmış durumda. Bir zamanlar "Pazardan alırsam daha ucuza gelir." düşüncesi vardı. Bugün ise aynı ürünün fiyatı çoğu zaman birkaç liralık farklarla satılıyor. Bu da vatandaşın elindeki son alternatiflerden birinin daha ortadan kalktığını gösteriyor.
Geçtiğimiz günlerde "Kim tutar kuru soğanı… Salın gitsin!" başlıklı yazımda patates ve kuru soğandaki fiyat artışını ele almıştım. Aradan geçen sürede tablo değişmedi. Bugün patates yaklaşık 40 liraya, kuru soğan ise 60 liraya satılıyor. Sofranın en temel iki ürünü bile artık dar gelirli vatandaşın bütçesini zorluyor. Bir zamanlar "fakirin yemeği" olarak görülen ürünler bile bugün lüks sayılmaya başladı.
İşin ilginç tarafı ise üretici de memnun değil. Çiftçi; mazot, gübre, ilaç, sulama ve işçilik maliyetlerinden yakınıyor. Tüketici ise her geçen gün biraz daha küçülen alışveriş poşetine bakıp hayat pahalılığından şikâyet ediyor. Üretici kazanamıyor, tüketici alamıyor. O hâlde insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu zincirin kazananı kim? Yılın ilk altı ayında emekli ve dar gelirlinin maaş artışı yüzde 18,76 seviyesinde kaldı. Açlık sınırının 40 bin liraya dayandığı, asgari ücretin 28 bin 75 lira, en düşük emekli maaşının ise 23 bin 552 lira olduğu bir ülkede milyonlarca insan ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor. Alışveriş listeleri artık ihtiyaçlara göre değil, bütçenin izin verdiği ölçüde hazırlanıyor. Etiketlere bakıp sessizce tezgâhtan uzaklaşan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Bugün yaz mevsimindeyiz. Henüz okul masrafları başlamadı. Doğalgaz faturaları da bütçeleri zorlayacak seviyeye ulaşmadı. Buna rağmen mutfakta tencereyi kaynatmakta zorlanan milyonlarca insan var. Peki ya eylül geldiğinde? Okul alışverişleri başlayınca, sonbahar kapıyı çalınca ve kışla birlikte kombiler yanmaya başladığında bu yük nasıl taşınacak?
Asıl endişe de burada başlıyor.
Ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ya da enflasyon tablolarından ibaret değildir. Ekonominin gerçek aynası, akşam eve dönen vatandaşın alışveriş poşetidir. O poşet her geçen gün biraz daha hafifliyor. Buna karşılık mutfak masrafı, elektrik, su ve doğalgaz faturaları ağırlaşmaya devam ediyor.
İnsanlar artık açıklanan enflasyonu değil, kasada ödedikleri tutarı konuşuyor. Çünkü hayatın gerçek hesabı TÜİK tablolarında değil, mutfakta tutuluyor. Ve ne yazık ki mutfak hâlâ o canavarın elinde…
Üstelik görünen o ki, canavarın iştahı da her geçen gün biraz daha artıyor.