Gazetecilik mesleğinin en önemli kazanımlarından biri, çok farklı karakterde insanlarla tanışma fırsatı sunmasıdır. Yıllar içinde sayısız siyasetçiyle, bürokratla, belediye başkanıyla, valiyle, kaymakamla sohbet ettim. Kimileri daha ilk dakikada makamını hissettirmeye çalışır. Kimileri ise makamını unutturacak kadar doğal davranır. İnsanlar makamlarını anlatır… Karakterlerini ise farkında olmadan gösterir.
Gazetemizde Eskişehir Valisi Dr. Erdinç Yılmaz'ı ağırladık. Aslında Sayın Yılmaz, Eskişehir'in yabancısı değil. Sivrihisar Kaymakamlığı ve ardından Tepebaşı Kaymakamlığı görevlerinde bulundu. Daha sonra Osmaniye Valiliğine atandı. O dönemlerde yollarımız çok sık kesişmedi. Eskişehir Valisi olarak göreve başlamasının ardından çeşitli toplantılarda kendisini dinleme fırsatım oldu. Ancak ilk uzun sohbetimizi gazetemizi ziyaretinde gerçekleştirdik. Yaklaşık bir saat süren sohbetten aklımda kalan, protokol cümlelerinden çok insan tarafı oldu. Konuşurken makamın ağırlığını değil, hayatın içinden gelen bir insanın samimiyetini hissediyorsunuz. Belki de bunun nedeni, hayat hikâyesinde saklı. On çocuklu mütevazı bir Anadolu ailesinde büyümüş. Kolay elde edilmiş bir başarı hikâyesi anlatmıyor. Emek vererek, çalışarak ve mücadele ederek bugün bulunduğu noktaya gelmiş. Bu yüzden makamı bir ayrıcalık değil, millete karşı üstlenilmiş ağır bir sorumluluk olarak görüyor. Sohbet sırasında söylediği bir cümle, aslında bütün yönetim anlayışını özetliyordu: "Devlete ve millete vefamız da borcumuz da bitmez. Adam akıllı çalışırsanız iz bırakırsınız. Bize kimse bu kamu görevini yapacaksınız diye zorlamıyor. Biz bu görevlere kendimiz talip oluyoruz." Bugün kamu yönetiminde belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz bakış açısı tam da budur.
Çünkü kamu görevi, ayrıcalık değil emanettir. Vatandaşın vergisiyle yürüyen makamların gerçek sahibi, o makamlarda oturanlar değil; millettir. Ne yazık ki zaman zaman bunun tam tersini de görüyoruz. Makam odalarının kapıları kapanıyor. Vatandaşın derdini dinlemek yerine protokol programları öne çıkıyor. Bazı yöneticiler için makam, hizmet üretmenin değil; ulaşılmaz olmanın gerekçesine dönüşüyor. Oysa devlet dediğimiz yapı, vatandaş kapıyı çaldığında kendisini evinde hissedebildiği sürece güçlüdür. Sayın Yılmaz'ın Eskişehir'e ilişkin sözleri de dikkat çekiciydi. "Eskişehir bize uğurlu geldi." derken bunu sadece bir hatıradan ibaret anlatmadı. Sivrihisar'da doktorasını tamamladığını, Tepebaşı Kaymakamlığı döneminde yoğun çalışmanın karşılığını Osmaniye Valiliği ile aldığını ve bugün yeniden Eskişehir'de görev yapmanın kendisi için ayrı bir anlam taşıdığını anlattı. Ardından şu cümleyi kurdu: "Sorumluluğumuzun farkındayız. Eskişehir için elimizden ne geliyorsa yapıyoruz, yapacağız." Elbette güzel söz söylemek kolaydır. Asıl mesele, söylenen sözlerin sahaya yansımasıdır. Bizim görevimiz doğru yapılanı takdir etmek kadar, eksik görüleni de yazmaktır. Çünkü kamu yöneticileri de siyasetçiler gibi eleştiriden muaf değildir. Başarıları yazılır… Eksikleri de yazılır. İşte sağlıklı kamu yönetimi de böyle oluşur. Ancak ilk izlenim önemlidir. İlk izlenim, insanın karakterine dair önemli ipuçları verir. Ben Sayın Erdinç Yılmaz'da, mütevazılığı makamının önüne koyan bir yönetici profili gördüm.
Umarım bu samimiyet, önümüzdeki yıllarda Eskişehir'e yapılacak hizmetlerle daha da anlam kazanır. Çünkü bu şehir artık büyük vaatlerden çok, sessiz ama kalıcı işler görmek istiyor. Sonuçta hiçbir makam sonsuza kadar sürmüyor. Görev süreleri bitiyor… Makam odaları boşalıyor… İsim tabelaları değişiyor. Geride kalan ise ne kullanılan makam aracı, ne koruma ordusu, ne de protokolde ayrılan koltuk oluyor. İnsanlar yıllar sonra sadece şunu hatırlıyor: "Bu şehir için ne yaptı?" Asıl miras da işte bu sorunun cevabında saklıdır.