Bir zamanlar bir köyde kadınlar bir araya gelmiş, süt kaynatıp yoğurt yapmak istemişlerdi. Kazanın başına bırakılan kaşık ise günün sonunda köyün en meşhur nesnesi hâline gelmişti. Yoğurt tutmamış, süt bozulmuş, ancak iş hesap vermeye gelince herkes aynı cümleyi kurmuştu: “Benim suçum yok. Bakın, kaşık tertemiz. Sütten çıkmış ak kaşık gibiyim.” Bugün dönüp ülke siyasetine baktığımızda, o hikâyenin kahramanlarının yalnızca köy meydanında kalmadığını görüyoruz.
Son günlerde siyasetin merkezine oturan “mutlak butlan” tartışmaları bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Ana muhalefet partisi CHP’nin kurultayına ilişkin başlayan hukuki süreç, kısa sürede yalnızca bir partinin iç meselesi olmaktan çıktı ve Türkiye'de yargı-siyaset ilişkilerinin yeniden sorgulanmasına neden oldu. Asıl tartışılması gereken nokta da burada başlıyor. Demokratik sistemlerde siyasi partilerin nihai hakemi millet olmalıdır. Elbette hukukun denetimi gerekir. Elbette seçimlerin, kongrelerin ve kurultayların belirli kurallara uygun yapılması gerekir.
Ancak hukuk ile siyasetin sınırları birbirine karıştığında ortaya çıkan tablo, yalnızca ilgili partiyi değil demokrasinin tamamını ilgilendirir. Çünkü mesele artık bir kurultayın usulü olup olmaması değildir. Mesele, milyonlarca seçmenin iradesiyle şekillenen siyasi süreçlerin ne ölçüde yargı kararlarıyla yeniden dizayn edilebileceğidir. Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde bunun birçok örneğini gördük. Kapatılan partiler, siyaset yasakları, milletvekilliği düşürülen isimler, seçim sonuçları üzerinden yapılan tartışmalar ve siyasi alanı daraltan yargısal müdahaleler...
Her dönemde farklı aktörler vardı ama değişmeyen bir gerçek vardı: Yargı, zaman zaman hukuk üretmekten çok siyasetin merkezine yerleşti. İşin ilginç tarafı ise dün bu müdahalelerden şikâyet edenlerin bugün sessiz kalabilmesi, bugün tepki gösterenlerin ise geçmişte benzer uygulamalara destek vermiş olmasıdır. İşte tam da burada “sütten çıkmış ak kaşık” metaforu yeniden karşımıza çıkıyor. Hiç kimse kendi yanlışlarıyla yüzleşmek istemiyor. Herkes yalnızca kendi mağduriyetini konuşuyor. Oysa hukuk, kişilere ve partilere göre değiştiği anda hukuk olmaktan çıkar; güç mücadelesinin aracı hâline gelir. Mutlak butlan tartışmalarının yarattığı asıl tehlike de budur. Eğer siyasi meşruiyetin kaynağı sandık yerine mahkeme koridorları olarak görülmeye başlanırsa, yarın hiçbir siyasi yapı kendisini güvende hissedemez. Bu durum demokrasiyi güçlendirmez; aksine siyaseti sürekli yargısal vesayet tartışmalarının içine çeker. Türkiye, geçmişte askerî vesayetin, bürokratik vesayetin ve çeşitli güç odaklarının siyaset üzerindeki etkilerini uzun uzun tartıştı. Millet iradesinin üstünlüğü söylemi de tam olarak bu nedenle toplumsal karşılık buldu. Ancak vesayetin kaynağı değişse bile mantığı değişmiyorsa, ortaya çıkan sonuç da farklı olmayacaktır. Çünkü vesayet, üniforma giydiğinde de vesayettir; cübbe giydiğinde de...
Demokrasi, beğendiğimiz sonuçlar ürettiğinde savunulacak bir sistem değildir. Beğenmediğimiz sonuçlara rağmen kuralların işlemesini kabul edebildiğimiz ölçüde demokrasidir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, siyasi rekabetin mahkeme salonlarında değil milletin önünde yapılmasıdır. Partilerin kaderini hâkimlerin değil, seçmenlerin belirlemesidir. Hukukun siyasetin üzerinde bir kılıç gibi sallandırılmadığı, tam tersine herkes için eşit ve tarafsız bir güvence olduğu bir düzendir.
Aksi hâlde herkes yine elindeki kaşığı göstermeye devam edecek, herkes kendisini sütten çıkmış ak kaşık ilan edecek; fakat millet, bozulan sütün hesabını soracak gerçek muhatabı bulamayacaktır. Çünkü demokrasilerde asıl meşruiyetin kaynağı mahkeme kararları değil, milletin iradesidir.