Türkiye'nin son yıllardaki en önemli gündem maddelerinden biri hiç kuşkusuz operasyonlar ve soruşturmalar... Neredeyse her sabah yeni bir haberle uyanıyoruz. Bir gün CHP'li belediyelere yönelik soruşturmalar, ertesi gün uyuşturucuya karşı operasyonlar, ardından kara para aklama ya da organize suç örgütlerine yönelik çalışmalar... Bazen de "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" iddiasıyla yürütülen adli süreçler... Gözümüzü açıyoruz operasyon haberi, gözümüzü kapatıyoruz yeni bir gözaltı ya da tutuklama kararı... Gözaltılar, adliyeye sevkler, tutuklamalar, adli kontrol kararları...

İnsan ister istemez düşünüyor... Gerçekten bu kadar mı kirlenmişiz? Yoksa kamuoyuna yansıyan bu süreçler, geçmişte de var olan sorunların bugün daha görünür hale gelmesinin bir sonucu mu? Bu soruların kesin cevaplarını vermek elbette mümkün değil. Ancak bir gerçek var ki; nerede yasa dışı bir faaliyet iddiası varsa, kamu düzenini veya toplumsal vicdanı yaralayan bir eylem söz konusuysa, bunun hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde, bağımsız ve tarafsız yargı tarafından araştırılması ve sonucunun yine hukuk içinde belirlenmesi gerekir. Hukukun işlemesi, adalet duygusunun en temel güvencesidir. Fakat bütün bu gelişmelerin ardından insan kendine şu soruyu da sormadan edemiyor: Biz eskiden de böyle miydik de şimdi mi fark ediyoruz? Yoksa gerçekten son yıllarda toplumsal değerlerimizde ciddi bir aşınma mı yaşanıyor?

Bizim kuşak bambaşka bir dönemin çocuklarıydı. "Mahalle baskısı" denilen kavramın olumsuz tarafları elbette tartışılabilir. Ama o dönemde insanlar birbirinden haberdardı. Komşu komşunun çocuğunu gözetir, yanlış gördüğünde ailesini uyarırdı. İnsanlar sadece kanunlardan değil, vicdanlarından ve toplumun ortak değerlerinden de çekinirdi. "Ayıp olur" cümlesi çoğu zaman en güçlü yaptırımdı. Yüz kızarması diye bir duygu vardı. İnsanlar yanlış yaptığında utanmayı bilir, toplumun kendisine bakışını önemserdi. Hatta gençlik aşklarımız bile aile büyüklerinden çekinerek, belli bir mahcubiyet içinde yaşanırdı.

Belki de bugün en çok özlediğimiz şey tam da bu... Utanma duygusu...

Bugün ise komşuluk ilişkilerinin zayıfladığı, bireyselliğin öne çıktığı, "ben" duygusunun "biz"in önüne geçtiği bir toplumsal iklimde yaşıyoruz. Saygının, güvenin ve dayanışmanın eski gücünü kaybettiğini düşünenlerin sayısı da az değil. İşte tam da bu nedenle peş peşe gelen operasyon haberlerinin toplumda güven duygusunu güçlendirdiği kanaatinde değilim. Aksine birçok insanda kaygıyı, belirsizlik hissini ve geleceğe ilişkin endişeleri artırdığı görülüyor. Elbette hukukun görevini yapması, suç işlendiğine ilişkin iddiaların araştırılması ve sorumluların adil yargılama sonucunda hesap vermesi hukuk devletinin gereğidir. Ancak aynı zamanda masumiyet karinesinin korunması, soruşturmaların şeffaf yürütülmesi ve kamu vicdanının ikna edilmesi de en az bunun kadar önemlidir.

Son günlerde kamuoyunda geniş yankı uyandıran Ahbap Derneği'ne ilişkin adli süreç de, toplumdaki dayanışma ve yardım faaliyetlerine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Soruşturmaların sonucunu hukuk belirleyecektir. Ancak bu süreçlerin, toplumun yardımseverlik ve dayanışma duygusunu zedelememesi de büyük önem taşıyor.

Bütün bunlara bakınca insanın zihninde tek bir soru dolaşıyor: Bu tablo ortaya çıkana kadar denetim mekanizmaları yeterince etkin çalıştı mı?

Belki de asıl üzerinde durulması gereken soru budur.