Türkiye'nin aslında en önemli gündem maddesi ekonomi olmalı. Ama ne yazık ki öyle değil. Siyasetin gündeminde operasyonlar, davalar, parti içi kavgalar, mutlak butlan tartışmaları var. Vatandaşın mutfağındaki yangın ise arka sıralara itilmiş durumda. Vatandaşın derdini dillendirmesi gereken ana muhalefet, kendi içine düşürüldüğü siyasi girdaptan başını kaldıramıyor. Günlerini "Mutlak Butlan" kararıyla başlarına geçirilen çuvalı çıkarmaya çalışarak geçiriyor. Diğer muhalefet partilerinin ise sesini duyurabilecek güçlü bir televizyonu yok, etkili bir medya desteği yok, yazılı basında yeterince yer bulamıyorlar. Sosyal medyada söyledikleri de geniş kitlelere ulaşmadan kaybolup gidiyor.

Bu hengâmenin içinde olan yine vatandaşa oluyor. Emekli susuyor… Asgari ücretli susuyor… Memur susuyor… Ama sessizlik, memnuniyet anlamına gelmiyor.

TÜİK'in açıkladığı verilere göre emeklilere yüzde 17,76 oranında artış yapıldı. En düşük emekli aylığı 20 bin liradan 23 bin 552 liraya çıkarıldı. Memur ve memur emeklileri ise yüzde 13,43'lük zamla yetinmek zorunda bırakıldı. Rakamlar kâğıt üzerinde belki güzel duruyor.

Peki ya hayatın içinde? Geçtiğimiz günlerde öğle saatlerinde bir çorbacıya uğradım. Bir tas çorbanın fiyatı bile artık lüks sayılabilecek noktaya gelmiş. Tam o sırada orta yaşlı bir anne ile liseye gittiğini tahmin ettiğim kızı dükkânın önünde durdu. Uzun uzun fiyat listesine baktılar. Dakikalarca konuştular. Girip girmemekte tereddüt ettiler.

Sonunda içeri girdiler. Benim çaprazımdaki masaya oturdular. Garson geldi. "İki az musakka… Bir de ortaya az pilav..." Sipariş buydu. Masaya gelen tabaklarda musakkadan çok ekmek vardı. Pilav ise neredeyse tadımlıktı. İkisi de belli ki çok acıkmıştı. Lokmalarını büyük bir iştahla ama büyük bir tasarruf duygusuyla yediler. Masaya bırakılan iki şişe su ise yemek boyunca hiç açılmadı. Canları istemediği için değil... Muhtemelen hesabı birkaç lira daha artırmamak için... Yemek bitince kasaya yöneldiler. Anne çantasını açtı. Paraları tek tek saymaya başladı. O sırada genç kız da sessizce çantasını karıştırdı, bulduğu 20 lirayı annesine uzattı.

O an içim burkuldu. Yanlarına gidip hesabı ödemek istedim. Ama yanlış anlaşılır diye vazgeçtim. Belki de bugün Türkiye'nin ekonomik fotoğrafını anlatan en güçlü kare buydu. Eskiden aileler lokantaya gider, çocukları ne isterse onu söylerdi. Hesabı düşünmeden kalkıp evine dönerdi. Bugün ise insanlar menüye bakarak değil, ceplerindeki paraya bakarak yemek seçiyor. Artık mesele "ne yemek istersiniz?" sorusu değil. "Maaşımız neye yetiyor?" sorusu. İşte bütün mesele burada düğümleniyor.

Sıkı para politikalarının en ağır yükünü yine dar gelirli taşıyor. Harcamaları kısmak elbette ekonomik programların araçlarından biridir. Ancak insanlar artık ihtiyaçlarını değil, öğünlerini kısmaya başladıysa, orada yalnızca enflasyondan değil, sosyal adaletten de söz etmek gerekir.

Bir ülkenin ekonomik başarısı sadece enflasyon rakamlarıyla ölçülmez. O ülkede bir annenin, lokantada sipariş verirken kızının çantasındaki son 20 liraya ihtiyaç duyup duymadığıyla da ölçülür.

Çünkü bugün milyonlarca insanın hayatı ne yazık ki iki az musakka ve bir az pilav arasına sıkışmış durumda.