Temmuz ayı geldiğinde milyonlarca insanın gözü kulağı aynı yerde olur. Memur, işçi, emekli, dul ve yetim... Herkes açıklanacak enflasyon rakamlarına ve maaş artışlarına kilitlenir. Çünkü artık maaş zamları bir refah artışı değil, ayakta kalabilmenin hesabı haline geldi. Bu yıl da değişen pek bir şey olmadı. Memur ve memur emeklilerine yüzde 13,52 oranında zam yapıldı. SSK ve Bağ-Kur emeklileri de açıklanan enflasyon oranı doğrultusunda maaş artışlarını aldı. Rakamlar ilk bakışta yüksek gibi görünse de pazara, markete ve faturaların arasına girince bu artışların ne kadar kısa sürede eridiği herkesin ortak gerçeği oldu. Memur-Sen Eskişehir İl Temsilcisi İbrahim Akar da yaptığı açıklamada tam bu noktaya dikkat çekiyor. Yapılan artışın gerçek anlamda bir iyileştirme sağlamadığını, yalnızca maaşların enflasyon karşısında biraz daha fazla erimesini önlemeye çalıştığını ifade ediyor.

Aslında sorun yalnızca bu yılın zammı değil... Sorun, yıllardır uygulanan ücret politikalarının çalışanı da emekliyi de sürekli enflasyonun gerisinde bırakması. Bir tarafta maaşına zam alan memur, birkaç ay sonra daha yüksek vergi dilimine giriyor. Aldığı artışın önemli bir bölümü gelir vergisi olarak geri alınıyor. Bordrodaki rakam büyüyor ama cüzdandaki alım gücü aynı kalıyor. Diğer tarafta milyonlarca SSK ve Bağ-Kur emeklisi var. Onların önemli bir bölümü, bırakın rahat yaşamayı, temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor. Pazara çıkarken hesap yapan, markette ürünleri tek tek yerine bırakan, doğalgaz faturasını ödeyebilmek için başka harcamalarından vazgeçen emeklilerin sayısı her geçen gün artıyor.

Memur emeklilerinin durumu da çok farklı değil. Yıllarca devlete hizmet etmiş insanlar, bugün maaşlarının ay sonuna yetip yetmeyeceğini hesaplıyor. Emeklilik, huzur içinde dinlenilecek bir dönem olmaktan çıkıp, geçim mücadelesinin en ağır yaşandığı yıllara dönüşüyor. Üstelik ekonomik sıkıntı yalnızca emeklileri değil, çalışan memurları da derinden etkiliyor. Konut kiraları birçok şehirde maaşların önemli bir bölümünü yutuyor. Elektrik, doğalgaz, su, ulaşım, eğitim ve sağlık giderleri sürekli artıyor. Çocuk okutan ailelerin yükü katlanırken, sabit gelirli vatandaşın nefes alacak alanı her geçen gün daralıyor.

Bir başka gerçek ise TÜİK'in açıkladığı enflasyon ile vatandaşın hissettiği hayat pahalılığı arasındaki uçurum... Resmî rakamlar ne söylerse söylesin, vatandaş ekonomiyi pazarda domatesin fiyatından, kasaptaki etiketlerden, eczanede ödediği farktan ve ay sonunda kredi kartı ekstresinden okuyor. İşte bu nedenle artık sadece maaş zamlarını konuşmak yeterli değil. Gelir vergisi dilimlerinin yeniden düzenlenmesi, refah payının kalıcı hale getirilmesi, emekliler arasındaki maaş adaletsizliğinin giderilmesi, 3600 ek gösterge gibi yıllardır bekleyen düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Çünkü sorun yalnızca enflasyon farkı değil; yıllardır biriken alım gücü kaybıdır. Bugün Türkiye'de milyonlarca emekli, yıllarca verdiği emeğin karşılığını almak yerine geçim hesabı yapıyor. Çalışan memur ise geleceğini planlamak yerine bir sonraki zam dönemini bekliyor. Oysa insanlar lüks istemiyor... İnsanca yaşayabilecekleri, ay sonunu düşünmeden torununa harçlık verebilecekleri, pazarda fiyat etiketi görünce ürkmeden alışveriş yapabilecekleri bir gelir istiyor. Ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir. Gerçek ekonomi, vatandaşın mutfağında, alışveriş sepetinde ve cebinde hissedilir.

Ne yazık ki açıklanan son zamlar gösterdi ki bu kez de değişen bir şey olmadı. Memurun da, memur emeklisinin de, SSK'lının da, Bağ-Kur emeklisinin de beklediği rahat nefes yine gelmedi. Maaşlar arttı denildi... Ama milyonlarca insanın umutları bir kez daha enflasyonun gölgesinde kaldı.