Bir önceki yazımda, "Kuru soğanı salın gitsin" demiştim. Yazı yayımlandıktan sonra çok sayıda dönüş aldım. Bunlardan biri ise hem düşündürdü hem de gülümsetti. Bir dostum, "Eksik yazmışsın" dedi ve şu cümleyi ekledi: "Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem söylesem mi söylemesem mi?"
Aslında tek bir cümle, memleketin tarımını da ekonomisini de vatandaşın mutfağını da özetlemeye yetiyor. Çünkü bugün pazarda ya da markette yüksek fiyatlarla karşılaşınca ilk refleksimiz üreticiye yüklenmek oluyor. "Bu kadar da olmaz" diyoruz. Şapkayı biraz da önümüze koymanın zamanı gelmedi mi? Çiftçi, sabahın ilk ışıklarıyla tarlasına gidiyor. Önce toprağını sürüyor. Gübreliyor. Tohumunu ya da fidesini hazırlıyor. Ekiyor. Sonra suluyor, ilaçlıyor, yabancı otları temizliyor. Bazen doluyla mücadele ediyor, bazen kuraklıkla, bazen donla, bazen de aşırı sıcaklarla... Yani sadece toprağı değil, kaderi de ekip biçiyor. Üstelik bütün bunları yaparken mazotun fiyatını düşünüyor, gübrenin maliyetini hesaplıyor, elektriğin, suyun, ilacın, işçiliğin hesabını yapıyor. Her geçen gün artan maliyetlere rağmen "Belki bu yıl biraz kazanırım" umuduyla üretmeye devam ediyor.
Hasat zamanı geliyor...Ürünü topluyor. Kamyonlara yüklüyor. Hal'e gönderiyor ya da pazarcıya teslim ediyor. Sonra oturup hesabını yapıyor. Aylarca verdiği emeğin sonunda cebinde kalan para çoğu zaman beklentisinin çok altında oluyor. İşte o zaman da haklı olarak sitem ediyor. Peki ya tüketici? O da farklı bir durumda değil. Marketin ya da pazarın yolunu tutuyor. Etiketlere bakıyor. Eskiden kilosunu aldığı ürünü bugün yarım kilo alıyor. O da yetmiyor, tane hesabı yapıyor. Bir domates, iki biber, üç soğan... Evdeki tencere kaynasın diye matematik profesörüne dönüşen milyonlarca insan var artık. Bir tarafta üreten kazanamıyor... Diğer tarafta tüketen alamıyor... O zaman insan ister istemez şu soruyu soruyor: Peki bu ürünün parasını kim kazanıyor? Nakliyeciye soruyorsunuz... O da dertli. "Akşam depoyu dolduruyorum, sabah mazot zamlanıyor" diyor. O da kazandığını yolda bırakıyor. Tam da Nasrettin Hoca'nın meşhur fıkrasındaki gibi... "Kedi eti yediyse et nerede?" İşin içinden çıkabilene aşk olsun...
Her gün Eskişehir Taşıyıcılar Kooperatifi'nin önünden geçiyorum. Yüzlerce, belki de binlerce kamyon ve TIR otoparkta bekliyor. Sıra bekleyen araçlar... İş bekleyen şoförler... Bir yanda yetersiz yük kapasitesi, diğer yanda yüksek maliyet korkusu... İnsanlar iş çıkmasını bekliyor ama çıkan işe de zarar edeceğini düşündüğü için temkinli yaklaşıyor. Çalışsa zarar... Çalışmasa ayrı zarar... İşte ekonomideki sıkışmışlığın en net fotoğraflarından biri de bu.
Sonuçta ortaya herkesin kaybettiği bir tablo çıkıyor. Üretici mutlu değil. Nakliyeci mutlu değil. Esnaf mutlu değil. Pazarcı mutlu değil. Tüketici zaten hiç mutlu değil. Herkes kendi cephesinden haklı. Ama sistem, kimseyi memnun etmiyor. İşte bu yüzden sadece üreticiyi suçlamak büyük haksızlık olur. Sorun ne tarlada başlıyor ne de market rafında bitiyor. Sorun; üretimden taşımaya, depolamadan aracılığa, vergiden girdi maliyetlerine kadar uzanan uzun zincirin tamamında yaşanıyor. Bu zincirin halkaları güçlenmeden ne çiftçi rahat edecek ne tüketici uygun fiyat görecek.
Çözüm var mı? Elbette var. Üstelik bu ülkenin tarımını bilenler de ekonomiyi yönetenler de çözümün ne olduğunu gayet iyi biliyor. Ama nedense o çözümler ya erteleniyor ya da konuşulmaktan kaçınılıyor. Üreticiye kızmadan önce, gelin hep birlikte şapkayı önümüze koyalım. Çünkü mesele birkaç liralık soğan meselesi değil... Mesele; üretenin de tüketenin de aynı anda kaybettiği bir düzeni değiştirebilmek meselesidir.