Eskişehir’de deprem denildiğinde çoğu kişinin verdiği cevap neredeyse ezbere dönüşmüş durumda: “Eskişehir’de deprem olmaz.”
Oysa mesele tam da burada başlıyor. Çünkü deprem riskini yalnızca fay hattının üzerinde olup olmamakla açıklamaya çalışıyoruz. “Yüzde sıfır” diyerek kendimizi rahatlatıyoruz. Ama işin uzmanlarına, “Peki Eskişehir ve çevresinde meydana gelebilecek büyük bir deprem bu kenti etkiler mi?” diye sorduğunuzda, karşınıza çıkan tablo hiç de iç açıcı değil.
Hafızamız bu kadar mı zayıf?
17 Ağustos 1999 depremini unutmuş olabilir miyiz? O gece Eskişehir’de yıkılan Tarhan Apartmanı’nda 33 insanımızı kaybettik. Depremin merkezi yüzlerce kilometre uzaktaydı ama acısı Eskişehir’de yaşandı. Eğer “bize bir şey olmaz” anlayışı doğru olsaydı, neden o bina yıkıldı? Neden çok sayıda yapı ağır hasar gördü? Neden yıllar sonra o binaların yerine yenileri yapıldı? Demek ki mesele yalnızca depremin nerede olduğu değil; bizim nasıl binalarda yaşadığımız.
Bugün zaman zaman uzmanlarla konuşuyoruz. Her konuşmada aynı uyarılar yapılıyor: Eskişehir’de olası bir depremde ciddi hasar oluşabilir. Üstelik sadece gözlemsel incelemelerle bile acilen boşaltılması, yıkılması veya dönüştürülmesi gerektiği belirtilen yaklaşık 6 bin yapıdan söz ediliyor.
Düşünebiliyor musunuz? Altı bin yapı… Bu rakam sadece bir istatistik değil. İçinde insanların yaşadığı evler, çocukların büyüdüğü daireler, yaşlıların ömür geçirdiği apartmanlar var. Her biri potansiyel bir risk anlamına geliyor. Ne yazık ki deprem konusu gündemimizde kalıcı olamıyor. Büyük bir sarsıntı oluyor, birkaç hafta konuşuyoruz. Sonra siyaset başka bir başlığa geçiyor, televizyonlar başka bir tartışmaya odaklanıyor, biz de günlük hayatın telaşına dönüyoruz.
Bugün ülkenin gündeminde “Mutlak Butlan” tartışmaları var. Ekonomik kriz var. Enflasyon var. Zamlar var. Elbette bunların hepsi önemli. Ama insan hayatından daha önemli ne olabilir? Çünkü deprem geldiğinde siyasi görüş sormuyor. Gelir düzeyine bakmıyor. Parti rozeti aramıyor. Sadece binanın sağlam olup olmadığıyla ilgileniyor.
Bu yüzden “deprem değil, bina öldürür” sözü artık bir slogan değil, acı bir gerçeğin özeti haline geldi. Kentsel dönüşüm meselesi de yalnızca imar veya rant tartışması değildir; doğrudan doğruya yaşam hakkı meselesidir. Eskişehir’in geleceği için konuşmamız gereken en önemli konulardan biri budur. Riskli yapı envanteri şeffaf biçimde ortaya konulmalı, dönüşüm süreçleri hızlandırılmalı, vatandaşın bu yükün altında ezilmemesi için gerçekçi finansman modelleri geliştirilmelidir. Aksi halde hep aynı cümleyi kurmaya devam edeceğiz: “Keşke daha önce önlem alsaydık…”
Ben bu konuyu arada bir hatırlatmayı vicdani bir sorumluluk olarak görüyorum. Çünkü unutulan her deprem, gelecekte yaşanabilecek yeni acıların kapısını aralıyor. Ve şunu unutmamak gerekiyor: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışını hâkim kılamadığımız sürece ne korkularımız bitecek ne de endişelerimiz. O acılardan ders çıkarmak gerekir. Tarhan Apartmanı’nda kaybettiğimiz 33 canı anmanın en anlamlı yolu, yeni Tarhan Apartmanları oluşmasına izin vermemektir. Çünkü bazı gerçekler vardır ki; Ne unutulur... Ne de unutturulmalıdır. Bugün sormamız gereken soru şudur: Eskişehir gerçekten depreme hazır mı? Yoksa biz sadece hazır olduğumuzu sanarak mı yaşıyoruz?