Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı ve yürek burkan saldırıların ardından sağlıklı değerlendirme yapanların sayısı nerede ise bir elin parmakları kadar mıdır bilmem. Ama gördüğüm en acı gerçek, yaşanan olayların kendisinden bile daha ürkütücü olan bir tabloyu gözler önüne seriyor: Özellikle sosyal medyada ortaya çıkan manzara, toplumsal yarılmanın sanılandan çok daha derin olduğunu gösteriyor. Daha cenazeler toprağa düşmeden başlayan tartışmaların siyasi bir hesaplaşmaya dönüşmesi, acının ortaklaşa yaşanmasını engellediği gibi, vicdanları da kanatıyor.
Elbette her demokratik ülkede yaşanan her acı olayın ardından yetkililer hesap verir ve vermelidir. Bu, hukuk devletinin vazgeçilmezidir. Ancak bugün, soğukkanlı değerlendirmelerin yerini aceleci yargıların alması, sorunun çözümüne değil, büyümesine hizmet ediyor. Dün çevremizdeki birçok velinin çocuklarını okula gönderme konusunda tereddüt yaşadığını biliyorum. İki gündür, toplumun en güvenli limanlarından biri olması gereken okullarda sıraların boş kaldığı bir tablo ile karşı karşıyayız. Öğretmenler tedirgin, veliler öfkeli ve endişeli… Aslında yaşananlar bize çok net bir gerçeği gösteriyor: Biz sonuçlarla boğuşuyoruz, sebepleri ise görmezden geliyoruz. Olayları kendi siyasi penceresinden okumayı alışkanlık haline getirenler, meseleyi anlamak yerine savunma refleksiyle hareket ediyor. “Bu olaylar ABD’de oluyor” diyerek meseleyi sıradanlaştıranlar ya da eleştirenleri siyasi fırsatçılıkla suçlayanlar, sorumluluktan kaçmanın kolay yolunu tercih ediyor. Oysa mesele hangi ülkede ne olduğundan çok daha derindir. Mesele, bizim neyi kaybettiğimizdir. “Fırat kenarında bir kurt kapsa koyunu, ilahi Ömer’den sorar onu” anlayışına sahip bir medeniyetin mensupları olarak, sorumluluğu sürekli başkalarına yükleme çabası, sadece bir kaçış değil, aynı zamanda bir çözülme göstergesidir. Bu tablo, toplumsal ayrışmanın ne kadar derinleştiğini de açıkça ortaya koyuyor.
Sosyal medyada yapılan bazı yorumlar ise meselenin başka bir boyutuna işaret ediyor. Velinin sorumluluğundan, öğretmen-öğrenci ilişkisinin zedelenmesine kadar uzanan geniş bir sorun alanı var. Öğretmenin otoritesinin tartışıldığı, idarecinin baskıdan çekindiği, öğrencinin ise sistem içinde adeta savrulduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Eğitim sadece müfredatla değil, aynı zamanda değerlerle, ilişkiyle, güvenle inşa edilir. Bu bağ koptuğunda, geriye sadece şeklen işleyen ama ruhunu kaybetmiş bir sistem kalır. Bugün geldiğimiz noktada, yasaklar ve dayatmalarla şekillenen, sık sık değişen ve istikrarını kaybeden bir eğitim sisteminin sonuçlarını yaşıyor olabilir miyiz? Bu soruyu sormadan, bu sorunun cevabıyla yüzleşmeden ilerlemek mümkün görünmüyor.
Daha da önemlisi, empati yeteneğimizi kaybettik. Dinlemiyoruz, anlamıyoruz, sadece kendi doğrularımızı dayatıyoruz. Çocuklarımızın eline susturulsun diye verdiğimiz ekranların, aslında onları yalnızlaştırdığını; ebeveynlerin sosyal medya bağımlılığının aile içi iletişimi zayıflattığını konuşmaktan bile kaçınıyoruz. Artık bu meseleyi iktidar-muhalefet ekseninden çıkarmak zorundayız. Eğitim, günlük siyasetin malzemesi olmaktan kurtarılmadıkça kalıcı çözümler üretilemez. Toplumsal değerlerimizi yeniden bir hayat felsefesine dönüştürmeden, eğitimi gerçekten “milli” bir zemine oturtmadan bu sorunların üstesinden gelmek kolay olmayacaktır. Korku iklimini yenmenin yolu, birlikte hareket etmekten geçiyor. Okullarımızı yeniden güvenin adresi haline getirmek, öğretmenlerimizi hak ettikleri değere kavuşturmak ve çocuklarımızı sadece akademik değil, insani değerlerle de donatmak zorundayız.
Yolumuz uzun, yükümüz ağır. Ama unutmayalım: Bu ülkenin geleceği, korkuya teslim olanların değil, sorumluluk alanların omuzlarında yükselecek.