Türkiye eğitimde iki büyük saldırı ile sarsıldı. Canımız yandı, yüreklerimiz yaralandı ve vicdanlarımız sızladı. İki saldırının ardından medyaya yansıdığı kadarı ile eğitim kurumlarının bazılarına daha yönelik düzenlenmesi muhtemel saldırılarda önlendi…

Vicdanları kanatan ve korku iklimine sebep olan saldırıların ardından eğitim kurumları ile ilgili güvenlik toplantıları gerçekleşti. Alınacak asayiş önlemleri masaya yatırıldı. Bunlar olması gerekenler sınıfında değerlendirilebilir. Ancak olayın magazinselleştirilmesi konusundaki ısrarım devam ediyor. Acılar üzerinde bile ortaklaşamadığımız toplumsal kutuplaşmanın boyutlarını da ortaya koyan ve olayı henüz tüm boyutları ile algılamak ve sorunun kökenine inmek konusundaki inatlaşmaya medyanın olayı magazinselleştirmesine de bir anlam veremedim.

Milli Eğitim Bakanlığı ve hükümete yönelik eleştirilere tahammülsüzlüğü, çözüm önerileri yerine suçu başkalarının üzerine atarak eleştirilerden sıyrılmayı tercih edenleri de bir türlü anlayamadım. Çok açık söylemek gerekirse olayın tam ortasında olması gereken ve başlarını iki elinin arasına alarak düşünmesi gerekenlerin saklambaç oynamayı tercih ettiğini görünce 4 öğretmen babası biri olarak gerçekten çok üzülüyorum. İş öyle bir noktaya geldi ki suçlu sanki olayların ardından okulların güvenli birer kurum haline gelmesi için seslerini yükselten, eylem düzenleyen öğretmenlermiş gibi bir algı oluşturulmaya başlandı. Tam noktada basit bir konuyu gündeme getireyim. Bizim okula gittiğimiz dönemlerde öğretmenlerin ideolojik tercihleri sorgulanmaz ve her birine rol model olarak bakılır ve öğretmenler baş tacı olarak kabul edilirdi. Onun için okullar toplumun en güvenli alanlarıydı. Bu kadar güvenli bir ortamda kötüler hemen ayıklanır ve dışlanırdı. Son yıllarda her şeyi şikayet konusu yapan ve velilerin bizatihi eğitimin içinde olduğu, öğrencinin kutsandığı yönetim anlayışına rağmen Kahramanmaraşta öğrencisine siper olarak hayatını kurtaran ve kendi hayatını feda eden Ayla Kara öğretmeni düşünün.(Bu arada kahraman Ayla Kara öğretmenimize de Allah rahmet diliyor, rabbimden şahadetini kabul etmesini niyaz ediyorum.)

Bugünlere dün gelmedik. Onun için ısrarla diyorum ki sonuçlar üzerinden yapılan yorumların hiçbir kıymeti yok… Bir zamanlar köy ihtiyar heyetlerinin doğal üyesi olan ve en küçük yerleşim birimlerimizde en etkin karar mekanizmasında rol model yaptıklarımızı bugün maraba gibi görüp çocuk bakıcısı haline dönüştürdüysek şapkamızı bir kere daha önümüze koyup düşünmeliyiz. Bırakın öğrenciyi kendi can güvenliğinden endişe eden öğretmenlerimizi suçlamaktan vazgeçip, geçmişte yaptığımız hataların sebep olduğu ağır hasarları ne zaman ve kaç yılda ve nasıl onaracağımızın telaşına düşmeliyiz. Yap-boz oyununa dönüştürdüğümüz eğitim sistemimizi nasıl gerçekten milli hale getirebiliriz bunun çabası içerisinde olmalıyız. Şimdi bu yazıları çok ütopik bulanların olduğunu biliyorum. Çünkü işin en kolay tarafı magazinsel yaklaşımlar ile prim yapmak daha çok konuşmak ve konuşulmak…

Hatırlayın Soma Faciasını.. Ne oldu? Sonuçlar üzerinden tartıştığımız ve 301 ekmek kavgasındaki emekçimizi şehit verdiğimiz o facianın ardından ne yaptık? Ne alakası var diyenleri de duyar gibiyim. Ama sorayım madenlerimizde çalışanlarımız için hangi tedbirleri aldık? Bu soruları sorduğumuzda bazıları hemen “siyasi eleştiri” yaftasına sarılacak.. Aynı soruların benzerlerini Allah korusun bir başka saldırıda sormayacak mıyız? Meselenin özü şudur, adalet ve hukuk çerçevesinde gerçek bir güven ortamı inşa etmedikçe herkesin başına bir polis diksek dahi hiçbir şeyi çözemeyeceğimizi anlamalıyız. Ve sorunlar karşısında siyaset üstü düşünmedikçe ve saklambaç oynamaktan vazgeçmedikçe işimiz kolay değil.