“Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan…” Böyle başlardık çocukluğumuzun en güzel günlerinden birine. O sabahlar bir başkaydı; okul bahçeleri süslenir, şiirler ezberlenir, bayraklar gururla taşınırdı. Her çocuğun hayaliydi 23 Nisan’da sahneye çıkmak, alkış almak, bayramı doyasıya yaşamak…

23 Nisan 1920… Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun ilan edildiği tarih. Ve bu anlamlı gün, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilerek dünyada eşi benzeri olmayan bir bayrama dönüştürülmüştür. Bu vesileyle başta Atatürk olmak üzere, onun kahraman silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

Ancak bu yıl… Ne kadar istesek de içimiz neşe ile dolmuyor. Çünkü içimizde derin bir eksiklik var. Eğitim şehitlerimiz var. Bugün sıralarında olması gereken, arkadaşlarıyla birlikte gülüp oynayacak çocuklarımız yok. Ayla öğretmen yok… Eğer bir öğretmenimiz ve dokuz çocuğumuz daha bugün aramızda olsaydı, belki bu satırlar bambaşka bir duyguyla yazılacaktı. Belki yine aynı cümleyi kuracaktık ama bu kez gerçekten neşe dolacaktı insan…

Derler ki ateş düştüğü yeri yakar. Ama bazı acılar vardır ki sadece düştüğü yeri değil, bütün bir toplumu yakar. Bu 23 Nisan’da o ateş hepimizin yüreğinde. Şimdi geriye kalan; yarım kalan hayaller, boş kalan sıralar ve hafızalarımıza kazınan anılar… Çocuklar öğretmenlerini anlatıyor, öğretmenler öğrencilerini… Her bir cümle insanın içine dokunuyor, yüreğini burkuyor. Bir an durup düşünüyorum… O anne ve babaların yerinde olmayı. Evladını bayrama hazırlayan, saçını okşayan, belki sabah kahvaltısını birlikte yapan bir annenin ya da babanın, birkaç saat sonra tarifsiz bir acının içine düşmesini anlamaya çalışıyorum. Hiçbir kelime bunu tarif etmeye yetmez. Çünkü evlat acısı, dünyanın en ağır yüküdür.

Çocuklarımız… Onlar bu toplumun en saf, en temiz yanı. Papatyaları, rengârenk çiçekleri… Bizi hayata bağlayan, en karanlık anlarımızda bile yüzümüzü güldüren, umut veren en kıymetli varlıklarımız. Onların solmasına gönlümüz razı değil, olmamalı da… Keşke daha fazla empati kurabilsek. Keşke acılar yaşanmadan önlem alabilsek. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan bu acı olaylar karşısında sadece polisiye tedbirlerle yetinmek, meseleyi geçiştirmek olur. Oysa mesele çok daha derin, çok daha ciddi. Sorumluluk makamında olan herkesin bu acıların tekrar etmemesi için kalıcı ve etkili adımlar atması bir zorunluluktur.

Çünkü bu ilk değil… Daha önce de kaybettik. Aybüke öğretmeni, Necmettin öğretmeni… İsmini sayamadığımız nice eğitim neferini. Terörün, şiddetin hedefi oldular. En son İstanbul’da bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybeden Fatma Nur Çelik öğretmen de hafızalarımızda taze. Bir öğretmenin, kaybettiği öğrencisi için söylediği şu söz ise aslında her şeyi anlatıyor: “Bütün öğretmenler için öğrencilerinin her biri kıymetlidir. Onlar bizim için okula geldikleri andan itibaren kendi çocuklarımızdan farksızdır.”

İşte tam da bu yüzden… Evet, neşe dolmak istiyoruz bu 23 Nisan’da. Ama içimiz buruk. Yüreklerimiz yanıyor. Bir yanımız bayram, bir yanımız yas… Ve belki de bu yıl 23 Nisan’ın bize hatırlattığı en önemli şey şu: Çocuklarımızı koruyabildiğimiz, onların güvenle gülebildiği bir ülke kurmadan hiçbir bayram tam anlamıyla bayram olmayacak.