Şanlıurfa’da bir meslek lisesinde yaşanan silahlı saldırı, zaten kırılgan bir zeminde ilerleyen gündemi bir anda altüst etti. Savaşın, enerji krizlerinin ve ekonomik dalgalanmaların yarattığı belirsizlik ortamını henüz sindirememişken, okullardan gelen bu tür haberler toplumun sinir uçlarına dokunmaya başladı. Tam bu olayın etkisini konuşurken, bu kez Kahramanmaraş’tan benzer bir haber geldi. 12 Şubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’nda silah sesleri yükseldi. Olay yerine çok sayıda sağlık ve polis ekibi sevk edildi. Ve ne yazık ki bu defa sadece yaralılar değil, can kayıplarının olduğu bilgisi de yansıdı…

İnsan sormadan edemiyor: Ne oluyor bize?

Bir zamanlar okullar, bu toplumun en güvenli alanlarıydı. Sadece bilgi öğrenilen yerler değil, aynı zamanda karakterin, ahlakın ve toplumsal değerlerin şekillendiği mekânlardı. Öğretmenler ise bu sürecin en güçlü aktörleriydi; sadece müfredat anlatan değil, hayat öğreten insanlardı. Bugün gelinen noktada ise öğretmeni eğitimin öznesi olmaktan çıkardığımız bir sistemle karşı karşıyayız. Yetkisi törpülenmiş, itibarı zedelenmiş, sorumluluğu ise artırılmış bir öğretmen profili oluşturduk. Bu dönüşümün sonuçlarını bugün acı bir şekilde yaşıyor olabilir miyiz?

Cezasızlık algısının yaygınlaşması, eğitimde dengeyi bozan yaklaşımlar ve “veli memnuniyeti” merkezli bir anlayışın hâkim olması… Tüm bunlar öğretmeni zamanla bir eğitimciden çok “idare eden, sabreden” ve çoğu zaman yalnız bırakılan bir figüre dönüştürdü. Oysa eğitim dediğimiz şey, sadece öğrenciyi merkeze koyarak değil; öğretmen, öğrenci ve veli arasındaki sağlıklı dengeyle yürüyebilir.

Geçmişte “Eti senin kemiği benim” diyerek çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerimiz, toplumun en saygın kesimlerinden biriydi. Bir öğretmenle karşılaşıldığında ayağa kalkmak, düğme iliklemek sadece bir davranış değil, bir kültürdü. Bu saygı ortamında ne korku vardı ne de şiddet. Aksine, en haylaz öğrencinin bile kazanılması için büyük bir çaba vardı. Okullar adeta birer yuva, öğretmenler ise o yuvanın temel direkleriydi. Bugün ise tabloyu tersinden okumak zorundayız. Sevgiyi kaybettik. Saygıyı kaybettik. Vicdanı kaybettik. Ve en önemlisi, birbirimize olan güveni kaybettik.

Sokakta artan şiddet, sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar ve şimdi de okullarda yaşanan bu olaylar… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Hepsi aynı toplumsal erozyonun farklı yansımaları. “Eskiden şöyleydi” dediğimizde, bunu bir nostalji ya da geçmişe özlem olarak değerlendirenler olabilir. Ancak mesele bir masal anlatmak değil; bir gerçeği hatırlatmaktır. Siyah önlüklerin, tebeşir tozunun, öğretmen-öğrenci ilişkisindeki sıcaklığın ve disiplinin bir arada olduğu o dönemler gerçekten yaşandı. Bir öğretmenin öğrencisinin başını okşamasıyla nasıl bir motivasyon oluştuğunu bilen bir neslin tanıklığıdır bu satırların yazarı. Rekabetin kıyasıya ama saygı çerçevesinde yaşandığı, başarının teşvik edildiği ama kimsenin dışlanmadığı bir eğitim iklimiydi o günler.

Bugün yeniden o iklimi kurmak zorundayız. Çünkü eğitim sadece ders anlatmak değildir. Eğitim, güven inşa etmektir. Eğitim, değer üretmektir. Eğitim, bir toplumu ayakta tutan görünmez bağları güçlendirmektir. Eğer öğrencinin öğretmene, velinin okula, öğretmenin veliye olan güvenini yeniden tesis edemezsek; bu yaşananlar münferit olaylar olarak kalmaz, bir sürecin parçası haline gelir. Ve o zaman kaybedilen, bir toplumun geleceği olur.