Türkiye gündeminin bir numaralı meselesi geçtiğimiz hafta art arda yaşanan okul saldırıları oldu. Saldırıların ardından “gündemi soğutma” çalışmaları da hız kazandı. Saldırıları “ milli ve manevi atmosferden uzak eğitim” sistemine bağlayanlar ile “Laik ve seküler eğitimden uzaklaşılması” şeklinde gerekçelendirenlerin sosyal medyadaki karşılıklı salvolarına tanıklık ettik.

Gerçeklikten koparılmış her ikisi de uçlarda yer alan toplumsal ayrışmanın ve aşırı kutuplaşmanın sonuçları bakımından da iyi değerlendirilmesi gereken tartışmaların bugünlere dair hiçbir olumlu yönünün olmadığını hep birlikte gözlemledik. Başımızı iki elimizin arasına alarak değerlendirmemiz gereken iki olay şiddetin ortaokul sıralarına kadar indiğini gösterdi ve yüz yüze gelmek istemediğimiz ve her geçen gün büyüyen bir sorunu gündemin en üst sırasına taşıdı. Aslında çok daha önce masaya yatırılmış olması gereken bir konu bu. Çünkü epey zamandır çocuk ve suç, çocuk ve şiddet kelimelerini bir arada kullanmamızı gerektiren bir tablo ile karşı karşıyayız. Özellikle son dönemlerde gençlerin sokak çetelerine, uyuşturucuya, şiddete, yani her türlü suça yönelişine tanıklık ediyoruz. Keza okullarda silahlı saldırılar, bıçaklı kavgalar ve hatta öğretmenlere yönelik şiddet olayları çoktandır gündemin ön sıralarına doğru hızla tırmanıyor.

Demek ki bu ciddi tehdit karşısında neler yapılması gerektiğini düşünmek için geç bile kaldık. Nedenleri görmezden geldik, sadece sonuçlar ve palyatif tedbirler üzerinden tamamen magazinsel tartışmalar yapıyoruz. Bugün geldiğimiz noktada hala gelişmeler üzerinden sorumluluk üstlenen kimse yok. Birkaç günah keçisi bulunur elbette. Ama kabahati üzerine alan kimse yok. Anadolu’da “kabahati gelin etmişler kimse sahip çıkmamış!” diye bir söz vardır. Bugün tam da bunu yaşıyoruz.

Tıpkı Bolu’daki otel faciası sonrası Kültür ve Turizm Bakanını sahiplenme gibi bugün de “Milli Eğitim Bakanını yedirmeyiz” mantalitesi ile hareket edildiğini görüyoruz. Halbuki bütün demokratik ülkelerde bu tür gelişmeler karşısında birisi sorumluluğu üzerine alır ve genellikle de en üst düzey yöneticiler hesap vermek adına görevi bırakır. Biz de mi? Bizde tam tersi olur. Hatta bütün sorumluluk mümkünse muhalefetin üzerine bırakılır. Ya da “gündem soğutma” çalışması yapılarak olayların üstünün küllenmesi sağlanır.

Bugün “gençlerimiz dijital kuşatma altında” yorumları ile dikkatler sadece sosyal medya üzerine çekilerek sorunun üstesinden gelinemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Sosyal medya kısıtlamaları ve düzenlemeleri tek başına sorunun çözümüne katkı yapar mı? Bu sorunun cevabını verecek bir uzman bulunur mu? Toplumun ve özellikle de gençliğin topyekûn bir saldırı altında olduğu gerçeğini göz ardı ederek özellikle gençleri disiplinize etmek mümkün mü? Çözüm gerçekten yerli ve milli bir eğitim politikası ile mümkündür. Başında “MİLLİ” ibaresi bulunan iki bakanlığımızdan birisi Milli Eğitim Bakanlığıdır. Buradaki “MİLLİ” tanımının gerekleri neyse o yapılmalıdır. Eğitim öyle her bakan döneminde farklı uygulamalar ile yap-boz tahtasına çevrilecek bir konu hiç değildir. Ve eğitim sadece bir diploma meselesinden ibaret hiç değildir. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz eğitim sisteminin yazılı olmayan kuralları dahil olmak üzere teamüllerine de uyularak kalıcı geleceğimizi planlayacağımız tam anlamıyla konsensus içerisinde bir eğitim sistemine ihtiyacımız olduğu açıktır.

Artık kabahati başkalarının sırtına yıkarak sorumluluktan kaçma alışkanlığından vazgeçmeliyiz. Herkes oturduğu makamın üzerine yüklediği sorumluluğun gereğini yapmalıdır. Eğitim çok ciddi bir meseledir. Çinli şair Kuan – Tzu ne diyor; “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğday ek, On yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik, Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir." Var mı ötesi?