Garip bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlar konuşuyor, yazıyor, anlatıyor… Ama çoğu zaman karşılığında duydukları tek şey “anlıyoruz” oluyor. Oysa mesele anlaşılmak değil; duyulmak. Duyulmak da yetmiyor artık; mesele çözülmek. İşte tam da bu yüzden toplumun farklı kesimlerinde giderek büyüyen, sesi çok çıkmayan ama etkisi derin bir öfke birikiyor. Peki gerçekten halinden memnun olan var mı?

Sokağa çıkıp rastgele sorsanız, tablo çok dağınık ama duygular şaşırtıcı biçimde ortak. Emekli memnun değil. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, hayatının en sakin döneminde biraz nefes almak isterken bugün en temel ihtiyaçlarını bile hesaplayarak yaşamak zorunda kalıyor. O “rahat etme” hayali, yerini “idare etme” gerçeğine bırakmış durumda.

Çiftçi memnun değil. Üretiyor ama kazanmıyor. Mazot, gübre, yem derken maliyet artıyor; ürün para etmiyor. Toprağa emek verenin toprağa küstüğü bir iklim oluşuyor. Bu sadece bugünün değil, yarının da meselesi. Çünkü üretmeyen bir ülke, bir süre sonra mecburen satın alan bir ülkeye dönüşür.

Küçük esnaf zaten uzun süredir ayakta kalma mücadelesi veriyor. Kirasını, faturasını, vergisini denkleştirmeye çalışırken kazanç ikinci plana düşmüş durumda. Dükkan açık ama zihin sürekli “daha ne kadar böyle gider?” sorusuyla meşgul. Asgari ücretli için hayat, ayın başıyla sonu arasında sıkışmış bir denge oyunu. Hesap kitap bitmiyor. Beklentiler küçülmüş, ihtiyaçlar ertelenmiş, plan yapmak neredeyse lüks haline gelmiş. Nakliyeci artan akaryakıt fiyatlarıyla baş etmeye çalışıyor. Sanayici ise daha büyük bir belirsizlikle karşı karşıya. Maliyet baskısı, döviz dalgalanmaları ve öngörü eksikliği üretim kararlarını zorlaştırıyor. Yatırım yapmak isteyen önünü görmek ister. Ama sisli havada kimse gaza basmaz. Bu yüzden temkin, yer yer duraksamaya dönüşüyor. Hayvancılıkla uğraşanların durumu ise ayrı bir başlık. Süt üreticisi maliyetini karşılayamadığı için hayvanını kesime göndermek zorunda kalıyorsa, bu sadece bugünün değil, yarının da alarmıdır. Çünkü üretim azaldıkça bağımlılık artar; bağımlılık arttıkça fiyatlar kontrolden çıkar.

Kamu çalışanlarına gelince… En örgütlü olmaları gereken yerde bile temsil sorunları konuşuluyorsa, orada başka bir kopukluk vardır. Çalışanın derdiyle onu temsil edenin gündemi arasında mesafe açıldıkça, güven de aşınır. Güven aşındığında ise sadece kurumlar değil, sistemin bütünü zedelenir. Bütün bunların üzerine bir de küresel gelişmeler ekleniyor. Savaşlar, ekonomik krizler, dalgalanan piyasalar… Dünya zaten sakin değil. Ama içerideki kırılganlıklar bu dış dalgalarla birleşince etkisi daha sert hissediliyor. İnsanlar artık sadece bugünü değil, yarını da kaygıyla düşünmeye başlıyor.

Ve belki de en kritik mesele: öngörü eksikliği.

Bir ülkede insanlar yarın ne olacağını tahmin edemiyorsa, sadece ekonomi zarar görmez; toplumsal ruh hali de yıpranır. Çünkü belirsizlik, en az yoksulluk kadar ağırdır. İnsan, neyle karşılaşacağını bilmediğinde ne plan yapabilir ne de umut kurabilir. Umut kuramayan toplum ise zamanla içine kapanır, enerjisini kaybeder.

Bugün yaşanan tam olarak bu: yaygın bir memnuniyetsizlikten çok, ortak bir güvensizlik duygusu. İnsanlar artık daha fazlasını istemiyor; aslında daha azını da istemiyor. Sadece hak ettiğini, emeğinin karşılığını ve biraz da güven duygusunu arıyor. İşin belki de en düşündürücü tarafı şu: Bu kadar farklı kesim, bu kadar benzer duygular içindeyse, ortada bireysel değil, yapısal bir sorun vardır. Ve yapısal sorunlar, “anlıyoruz” demekle değil, ancak somut ve hissedilir değişimlerle çözülür.

Elbette her toplumda memnun olanlar vardır. Herkes aynı anda mutsuz olmaz. Ama önemli olan çoğunluğun ne hissettiğidir. Çünkü bir ülkenin gerçek fotoğrafı, açıklanan verilerde değil; o ülkede yaşayan insanların yüzünde saklıdır.