Türkiye, biri Şanlıurfa’da diğeri Kahramanmaraş’ta yaşanan iki vahim saldırının sarsıntısını hâlâ üzerinden atabilmiş değil. Dünya, İsrail-ABD hattında İran’a yönelik saldırıların doğurabileceği sonuçları tartışırken, biz bir anda kendi içimizde çok daha yakıcı bir gerçekle yüzleştik: Okullarımızda güvenlik meselesi.
Oysa yıllardır aynı soruya benzer cevaplar verirdik. “En güvenli kurumlar hangileri?” dense çoğumuz hiç düşünmeden okullar, hastaneler ve adalet binaları derdik. Bugün aynı soruyu sorduğumuzda ise cevapların yerini derin bir tereddüt, hatta kaygı almış durumda. Bu değişimin kendisi bile başlı başına bir alarmdır.Artık meseleyi dolandırmanın, günübirlik tedbirlerle geçiştirmenin bir anlamı yok. Eğri oturup doğru konuşmak zorundayız. Eğitimin merkezinden öğretmeni çekip alırsanız, geriye sadece duvarlar kalır. Ve o duvarlar ne güven üretir ne de gelecek inşa eder. Öğretmeni yetkisiz ama sorumlu kılan, bir yandan da evrak yüküyle boğan bir sistemden sağlıklı sonuç beklemek gerçekçi değildir. Bugün yaşadıklarımız biraz da bu çelişkinin ürünüdür. Bu noktada sahada olanların, yani eğitimcilerin ne söylediğine kulak vermek gerekiyor. Çünkü sorunu en yakından hisseden de çözümün anahtarını en çok taşıyan da onlardır.
Eğitim-İş Şube Başkanı Fadime Arslan’ın sözleri aslında meselenin özünü ortaya koyuyor: Okullar yasın değil, iyileşmenin ve güvenin alanı olmalı. Bunun için rehber öğretmen sayısının artırılması, psikolojik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, sosyal hizmet birimlerinin kurulması, öğretmen üzerindeki bürokratik yükün azaltılması ve sınıf mevcutlarının düşürülmesi gerektiğini vurguluyor. Bunlar lüks değil, zorunluluktur.
Hürriyetçi Eğitim Sen Şube Başkanı Erol Ger ise meselenin sadece kapıya kilit vurmakla çözülemeyeceğini hatırlatıyor. Bir dönem uygulanan okul polisliği sisteminin kaldırılmasının ardından oluşan boşluğa dikkat çekiyor. Ancak o da biliyor ki güvenlik sadece fiziki tedbirlerle sağlanamaz. Velinin bilinçlendirilmesi, rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi ve toplumsal farkındalık en az kapıdaki güvenlik kadar önemlidir.
Türk Eğitim Sen Şube Başkanı Kamuran Arıkan ise alınan önlemlerin sürekliliğine dikkat çekiyor. Türkiye’de sıkça rastlanan bir refleksi işaret ediyor: Olay olur, tedbir alınır, sonra unutulur. Oysa güvenlik, süreklilik ister. Ayrıca mevcut mevzuatın yetersizliğine değinerek öğretmen ve idarecilerin yetki alanlarının netleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Şimdi sormak gerekiyor: Bu tespitlerin hangisi yanlış? Hangisi gereksiz? Hangisini görmezden gelebiliriz?
Gerçek şu ki mesele sadece güvenlik değil; eğitim sisteminin bütününe yayılan bir yapısal sorundur. Öğretmeni merkeze almadan, okulu sadece fiziki bir mekân olarak görmeye devam edersek, benzer olayların tekrar yaşanması maalesef sürpriz olmayacaktır.
Bu yüzden yapılması gereken bellidir. Tepkisel değil, kalıcı; yüzeysel değil, bütüncül çözümler üretmek. Ve en önemlisi, bu işi bilenlerin, yani eğitimcilerin sesine gerçekten kulak vermek.
Çünkü bazen çözüm çok uzakta değildir… Sadece duymak istemediğimiz kadar yakındadır.
Ne dersiniz, bu kez gerçekten kulak verecek miyiz?