Gazeteler aynı manşeti atıyor: “Motorine gelmiş geçmiş en büyük indirim yolda!” Haberi okuyorsunuz; küresel gelişmeler, diplomatik temaslar, petrol fiyatlarındaki geri çekilme… ABD, İsrail ve İran hattında sağlanan geçici mutabakatın enerji piyasalarındaki tansiyonu düşürdüğü anlatılıyor. Brent petrol 117 dolardan 94 dolara geriliyor, doğalgaz fiyatları yüzde 30’un üzerinde düşüyor. Bunun yansıması olarak da motorinde 14-15 liralık rekor bir indirim, benzinde ise 1 lira 61 kuruşluk bir geri çekilme beklentisi oluşuyor.
İyi güzel… Ama asıl soru şu: Zamlar ne olacak? Akaryakıt bu ülkenin en temel maliyet kalemlerinden biri. Nakliyeden üretime, tarımdan sanayiye kadar her alana doğrudan etki ediyor. Hal böyle olunca akaryakıta gelen en küçük zam bile, çok kısa süre içinde çarşıya, pazara, market raflarına yansıyor. Bir bakıyorsunuz; sebze-meyve fiyatı artmış, ekmek zamlanmış, temel gıda ürünleri bir anda el yakar hale gelmiş. Gerekçe hazır: “Akaryakıt zamlandı.” Peki, şimdi aynı hızla bir geri dönüş olacak mı? Akaryakıt düşüyorsa, nakliye maliyetleri geriliyorsa, üretim girdileri ucuzluyorsa… Market raflarındaki fiyatlar da düşecek mi? Bu soruya çıkıp da net bir şekilde “Evet” diyebilecek bir yetkili var mı?
Ne yazık ki yok. Çünkü bu ülkede zamlar ışık hızında gelir, indirimler ise ağır aksak ilerler. Zammın “Z” si duyulduğu anda etiket değiştirenler, indirim lafını duyduklarında bir anda sessizliğe bürünür. Adeta görünmez bir el devreye girer ve fiyatlar olduğu yerde kalır. Vatandaş da ister istemez şu soruyu sorar: “Madem maliyetler düşüyor, neden fiyatlar düşmüyor?” Burada karşımıza çok net bir gerçek çıkıyor: Akaryakıt zamları bir “domino etkisi” yaratıyor, ama indirimler aynı etkiyi göstermiyor. Zamlar zincirleme şekilde hayatın her alanına yayılırken, indirimler o zincirin bir halkasında kırılıyor. Son halka olan vatandaşın sofrasına ise çoğu zaman hiç ulaşmıyor.
Ortaya çıkan tablo aslında yıllardır bildiğimiz bir hikâyenin güncel versiyonu: “Filler tepişir, çimenler ezilir.” Küresel krizler, savaşlar, enerji politikaları, uluslararası gerilimler… Bunların hiçbirinde vatandaşın doğrudan bir payı yok. Ama ne hikmetse faturanın tamamı vatandaşa kesiliyor. Daha düşündürücü olan ise, bu tabloya rağmen yapılan açıklamalar… “Asgari ücrete ara zam yapılırsa dengeler bozulur” deniliyor. “Fazla zam verilirse harcarlar” gibi ifadeler kullanılıyor. Oysa zaten sorun tam da burada değil mi? İnsanlar kazandıklarıyla geçinemiyor. Temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Bir vatandaş aldığı maaşı harcıyorsa, bu bir tercih değil, zorunluluktur. Tasarruf edememek bir ekonomik tercih değil, gelir yetersizliğinin açık bir göstergesidir.
Bir de hafızalara kazınan o cümle… “Kuru ekmek bulabiliyorlar demek ki aç değiller.” Bu yaklaşım, meselenin ne kadar yanlış bir yerden ele alındığını açıkça gösteriyor. Çünkü konu sadece hayatta kalmak değil, insanca yaşayabilmek. Elektrik zamlanmış, doğalgaz zamlanmış, akaryakıt zamlanmış… Tüm bu artışlar zincirleme şekilde hayat pahalılığını büyütmüş. Şimdi akaryakıtta bir indirim olacak diye kimse bayram etmiyor. Çünkü herkes çok iyi biliyor: O indirim cebine yansımayacak. Eğer gerçekten vatandaşın nefes alması isteniyorsa, yapılması gereken bellidir.
Sadece akaryakıt fiyatını düşürmek yetmez. O düşüşün; nakliyeye, üretime, market raflarına, faturalara yansımasını sağlayacak mekanizmalar kurulmalıdır. Denetim olmadan, yaptırım olmadan, hiçbir indirim gerçek anlamda vatandaşa ulaşmaz. Aksi halde ne olur? Her indirim bir manşet olarak kalır, her zam ise hayatın gerçeği olmaya devam eder. İndirim tamam…
Peki, zamlar ne olacak?