Önce eski Devlet Hastanesi’nin bulunduğu alan… Ardından Eskişehir’in simgelerinden biri haline gelmiş, 1948 yılından bu yana şehre hizmet eden ve havadan bakıldığında adeta görsel bir bütünlük sunan eski Hava Hastanesi’nin bulunduğu alan…
Her iki bölgenin de özelleştirme kapsamına alınması, Eskişehir’de uzun zamandır görülmeyen bir toplumsal refleksi tetikledi. Öyle ki mesele yalnızca muhalefetin gündemi olmaktan çıktı; iktidar partisinin kendi içinde dahi ciddi itirazlar yükseldi.
Ve nihayetinde beklenen oldu. AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak’ın açıklamasıyla geri adım atıldığı duyuruldu. Oysa sürecin başında yapılan açıklamalar oldukça netti. Özelleştirmeye karşı çıkanlar “algı yönetimi” yapmakla suçlanmış, elde edilecek gelirin yine sağlık yatırımlarında kullanılacağı ifade edilmişti. Ancak görüldü ki mesele, yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda şehir hafızasına, kamu vicdanına ve ortak değerlere dokunan bir konuydu.
Peki, sonra ne oldu? Tepkiler dinmedi. Siyasi parti il başkanlarından sivil toplum kuruluşlarına kadar geniş bir kesim itirazlarını dile getirdi. Bu itirazlar toplumda karşılık buldu, büyüdü ve karar vericiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu.
Sonuçta geri adım geldi. AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak, Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu ile yapılan görüşmeler sonucunda; Eskişehir Hava Hastanesi, eski Devlet Hastanesi ile birlikte Sivrihisar ve Mihalıççık’taki sağlık alanlarının özelleştirme kapsamından çıkarıldığını açıkladı. Ayrıca aktif sağlık hizmeti sunulan alanların satışa konu edilmeyeceği özellikle vurgulandı. Benzer şekilde AK Parti Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu da kamuoyuna açık bir tavır koyarak, Hava Hastanesi’nin özelleştirilmesine karşı olduğunu ifade etti. Ancak tüm bu açıklamalara rağmen dikkat çeken bir yaklaşım vardı: “En iyi savunma saldırıdır” anlayışı…
İktidar cephesinden yapılan değerlendirmelerde, yerel yönetimler üzerinden ana muhalefete yönelen eleştiriler öne çıktı. Oysa burada esas mesele, kimin ne yaptığı değil; yapılanın doğru olup olmadığıdır. Eğri oturup doğru konuşmak gerek. Eğer CHP’li belediyelerde yanlış uygulamalar varsa, buna itiraz etmek elbette iktidar partisinin en doğal hakkıdır.
Kamuoyu oluşturmak, yanlış gördüğünü eleştirmek siyasetin doğasında vardır. Ancak aynı hassasiyetin kendi yapılan yanlışlar için de gösterilmesi gerekir. “Yanlışa yanlış” demek, algı yönetimi değildir. Tam tersine, sağlıklı bir demokrasinin en temel göstergesidir. Bugün gelinen noktada geri adım atılmış olması elbette önemlidir. Ancak bu durum, meselenin tamamen kapandığı anlamına gelmez. Çünkü benzer kararların farklı zamanlarda yeniden gündeme gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.
Bu nedenle yapılması gereken açıktır: Bu tür alanların korunmasına yönelik düzenlemeler açık, net ve bağlayıcı bir yasal zemine oturtulmalıdır. Aksi halde her kriz sonrası verilen sözler, bir sonraki tartışmanın başlangıç noktası olmaktan öteye geçemez.
Unutulmamalıdır ki; iki yanlış hiçbir zaman bir doğru etmez. Ama doğruya doğru demek, bir şehrin geleceğini korumanın ilk adımıdır.