Geçmişte bir başka coşku yaşanırdı bayramlar öncesinde. Günler öncesinden bir telaş sarardı insanları, bir coşku bir arayış olurdu… Bu yazıyı sakın erken bir bayram yazısı olarak değerlendirmeyin. Bu yazı aslında toplumsal yorgunluğu anlatıyor… Yaklaşan kurban bayramı öncesi insanların içine düştükleri boşluğu anlatmaya çalışıyorum… 20 Bin lira emekli maaşı, bir o kadar kira ve yaşam mücadelesi… 28 Bin lira asgari ücret ve geleceğe dair hiçbir beklentisi kalmamış sadece bugünü nasıl kurtarırım hesabındaki asgari ücretli çalışanlar…

Hamamyolundan aşağı iniyorum yüzü gülen birisine rastlamak nerede ise mümkün değil. Bir çay ocağındaki tabureyi çekip ilişiyorum insanların konuştukları tek konu, “Ne olacak bizim halimiz! Hadi biz geldik gidiyoruz, çocuklarımız torunlarımızı nasıl bir gelecek bekliyor?” O birkaç yıl önce cıvıl cıvıl olan emekli kafeleri bile bomboş… Oralarda bile kartlı ödeme, self servis uygulamaları ile insanlar kaçışır olmuşlar. Hani “çil yavrusu gibi dağılmak” denir ya tam da öyle…

Peki, toplumun yaşadığı bu geleceksizlik endişesine çözüm bulması gerekenler neyi tartışıyor dersiniz? Eski Devlet Hastanesi arazisi ile Eskişehir’in en kıymetli alanlarından birisi olan eski Hava Hastanesi mevcut haliyle Yunus Emre Devlet Hastanesi alanının özelleştirilmesini tartışıyorlar konuşuyorlar. Şükürler olsun ki “eşeğimizi kaybettik, sonunda bulduğumuz için” seviniyoruz.
Sokaktaki adama sorun emin olun bu konular onların gündeminde hiç yok… Onların derdi önce bugünü kurtarmak yarına dair umutlarını soracak olursanız orada bir duracaksınız.

Yaklaşan Kurban Bayramı öncesi gün sayanları görebilirsiniz sokakta. Belki bir parça ete ulaşabileceğini umut edenleri görebilirsiniz. Kime sorsanız “Kurban işini ne yaptın?” diye alacağınız veya aldığınız cevap belli. Doğrudur belirli bir kesim var kendini mutlu hisseden, en azından mutlu hissetmek için zorlayanlar mevcut. Ya onun dışındakiler? Oralara uğrayan yok. Sosyal yardıma muhtaç insanların beklentileri gerçekten çok fazla değil… Özünde biz toplum olarak küçük şeyler ile mutlu olabilen insanlarız. Bugün gördüğümüz tablo o küçük şeylerin bile çok görüldüğüdür.

Boş vermişliğin yarınlara dair karamsarlığın sebebi ne diye soracak olursanız söyleyeyim; “Sahipsizlik, terk edilmişlik ve unutulmuş duygusu!”

“Şöyle büyüdük, ihracatımız şu, ithalatımız bu, kişi başına düşen gayri safi milli hasılada bilmem kaç bin dolara ulaştık” sözlerine değil insanlar yaşadıklarına bakıyor… Reel yani gerçek yaşanmışlık ve çaresizlik insanların umutlarını da hayallerini de tüketiyor. Açıklamalara bakılırsa “ultra zenginlerimizin” sayısı artmış. Peki ya “ultra fakirlerimizin sayısı” ne olmuş? Onların sayılarında fazla değişen bir şey yok. Onların alım gücü düşmüş ve daha da fakirleşmişler. Yahu 35 Bin liralar civarına yükselmiş açlık sınırına rağmen asgari ücrete ve 20 Bin lira sınırına mahkum olmuş emeklilerin çaresizliği karşısında çıkıp bir şey diyen var mı?

İşte o sebeple silkinme zamanıdır. Hala bazı şikayetlere siyaseten farklı gözle bakanların olduğunu görmekten de acayip bir şekilde şahsım adına utanç duyuyorum. Bu tür eleştiriler karşısında “karşı mahalle” tepkisini gösterenler öncelikle şapkalarını önlerine koyup düşünecekler. Ve şu soruyu kendilerine açıkça soracaklar; “Biz nerede yanlışlık yaptık?”