Bir şarkı bazen sadece bir şarkı değildir… İçinden geçtiğimiz zamanın, ruh halimizin, hatta toplumun ortak duygusunun tercümanı olur. İşte Koray Avcı’nın o içe işleyen dizeleri de tam da böyle bir yerden yakalıyor insanı: “Yazımı gışa çevirdin…” İnsanın diline dolanır da bırakmaz ya bazı sözler… Bizimkisi de öyle oldu.
Gazeteye gelmiş, gündemin tozlu rafları arasında gezinirken, sosyal medyada bir paylaşım gözüme çarptı. 21 Mart Nevruz için “Kış bitti, bahar geldi” yazmış bir kullanıcı. Altına bakıyorsunuz… Adeta küçük bir Türkiye fotoğrafı. Ama o fotoğrafta eksik olan bir şey var: umut. “Ne baharı?” diyor biri… “Yalancı bahar bu!” diye ekliyor diğeri…
Kimi cebindeki yangını anlatıyor, kimi mutfağındaki eksilmeyi… Kimi de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığına dair derin bir kırgınlığı dile getiriyor. Aslında herkes kendi hikâyesini yazıyor ama satır aralarında aynı cümle gizli: “İçimiz ısınmıyor…”
Oysa bahar dediğin sadece mevsimsel bir dönüşüm değildir. Bahar, insanın yeniden kendine dönmesidir. Umudun tomurcuk vermesidir. Güneşe yüzünü dönme cesaretidir. Eskiden bahar geldi mi, sokaklar bile değişirdi. İnsanların yüzünde bir yumuşama olur, selamlar daha içten verilir, hayat daha katlanılır hale gelirdi. Bir çiçek açtığında sadece dalı değil, insanın kalbi de yeşerirdi. Bugün ise tuhaf bir çelişki yaşıyoruz… Dışarıda bahar var, içeride kış. Üstelik bu kış sadece soğuk değil; yorgun, kırgın ve ağır. Ekonomik zorlukların, geçim derdinin, belirsizliklerin ve dünyanın dört bir yanında süren savaşların gölgesi düşmüş hayatlarımızın üzerine. İnsanlar artık sadece bugünü değil, yarını da düşünerek kaygılanıyor.
Hal böyle olunca “bahar geldi” demek, takvimsel bir bilgi olmaktan öteye geçemiyor. Belki de bu yüzden bir şarkının içinde kendimizi buluyoruz: “Viran oldu evim, yurdum… Ne söylesem boşa…”
Bu sözler artık sadece bir ayrılığın değil; biraz da hayata karşı duyulan yorgunluğun ifadesi gibi. Birikenlerin, söylenemeyenlerin, içe atılanların sesi gibi… Ama yine de… İnsan dediğin, en zor şartta bile bir umut kırıntısı arayan varlık. Tam da bu noktada aklıma Cahit Sıtkı Tarancı’nın o naif ve derin hayali geliyor. “Memleket İsterim” derken aslında hepimizin içinden geçenleri dile getiriyordu: “Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun… Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun… Ne başta dert, ne gönülde hasret… Ne zengin-fakir ayrımı, ne sen-ben kavgası… Herkesin bir evi, bir huzuru, bir yarını olsun…”
Dikkat ederseniz, bu bir hayal değil aslında… Bu, olması gerekenin en sade tarifidir. Ama gel gör ki bugün en sade olan bile en zor olana dönüşmüş durumda. Belki de asıl mesele tam burada başlıyor: Biz baharı sadece doğada arıyoruz, oysa asıl bahar insanın içinde başlıyor. İçimizdeki merhamet yeşermeden, Paylaşma duygusu filizlenmeden, Birbirimize tahammülümüz artmadan, Dışarıdaki hiçbir bahar tam anlamıyla bahar olmayacak. Belki de önce şunu sormamız gerekiyor kendimize: Biz gerçekten bahara hazır mıyız?
Çünkü bahar sadece çiçeklerin açması değildir… Bahar, yükleri azaltmaktır. Bahar, kırgınlıkları onarmaktır.
Bahar, yeniden “biz” olabilmektir. Ve belki de en önemlisi… Bahar, insanın içindeki kışı eritme cesaretidir. O cesareti gösteremediğimiz sürece, takvimler neyi gösterirse göstersin… Biz hep aynı cümleyi mırıldanmaya devam edeceğiz: “Yazımı gışa çevirdin Leylam…”
