2026 geldi.
Umut denilen şeyin tam olarak ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz ama var olduğuna inanmak istiyorum.
Zaten bazen insanın elinde kalan tek şey bu oluyor.

İnanmak…

2025 zordu, evet.
Bunu süslemeyeceğim!

Tek cümle ile anlatacağım.
Zordu.

Yeni yıla her girişimizde aynı tekrar yaşanıyor.
Saatler 00.00’a yaklaşırken içimizde türlü beklentiler, minik hayaller, bu sefer farklı olacaklar…
Ama çoğu zaman hiç de beklediğimiz gibi olmuyor.
O yüzden yeni yıl biraz korkutuyor insanı.
2026’nın gelişi de öyle.
Güzel mi olacak, kıracak mı, yoracak mı belli değil.

Mesela ben 2025’e nasıl girdim biliyor musunuz?

Olmadık ve hiç sevmediğim bir insanın aramasıyla.

Telefonum çaldı.
Yemin ederim.
Kim olduğunu sormayın.
Hepinizin tanıdığı biri ama isim vermeyeceğim.
00.00’da aradı.
Sırf onunla yeni yıla gireyim diye belki de…
Var böyle hastalıklı tipler.

Ve evet…
Açtım.

Girdim 2025’e.
Ve ismi lazım değil ama çok kötü bir yıl geçirdim.
Belli etmedim.

O yüzden çevremdeki herkese artık şunu diyorum.
“Yeni yılda telefonu uçak moduna alacağım.”
00.00’da kimsenin enerjisiyle yeni bir yıla giremem abicim.

Bir de masanın altında girdim.
Yemin ederim!
Valla!

Hani şu üzüm muhabbeti var ya…
Hem sevmediğim insan masanın altında beni arıyor, ben bir de utanmadan telefonu açıyorum.

Yetmedi.

Üzümler çürük!

Üzüm bulamadım.
Gitmediğim yer kalmadı.
Sonra dolabı bir açtım…
Üzüm!

“Evren beni ödüllendirdi herhalde” dedim.
Ama üzümler çürümüş.
Ben gene de denedim.

Çürük üzümle girdim yıla.
Çürük bir yıl geçirdim.

O yüzden siz siz olun!
Sakın ola çürük üzümle yeni bir yıla girmeyin.
Bakın dalga geçiyorum ama ciddiyim.

Bir de…
Kimseyi ederinden fazla sevmeyin.
Kimseye ederinden fazla değer vermeyin.

Bana kardeşim hep şunu der:
“Özge’nin dediklerini yap, yaptıklarını yapma.”

Çünkü bende bir de bağlanma meselesi var.

Ama sadece aşk sanmayın.
Ben her şeye bağlanabiliyorum.

Bir kitaba mesela…
Okurum, hikâyesi içime işler.
Ya da tanımadığım bir insanın ağzından gelişigüzel çıkan bir cümle.

Aylarca o cümleyle yaşarım.
Kimse bende bıraktığı etkiyi anlamaz.
Ama ben bağlanırım.
Cümleye bile.

Sonra biri o cümleyi benden alacak diye ödüm kopar.
Garda bekleyen yolcu gibi gerilirim.
“O benim” derim.
“Veremem.”

Cümle bile olsa…
Benim.

O yüzden siz siz olun.

2026’da çok bağlanmayın.
Çünkü çok bağlanınca alıyor evren.
Direkt alıyor.
Geri de vermiyor.

Şimdi bazılarınız içinden diyor, biliyorum:
“Şu bir aşk bulsa belki etrafa bulaşmaz.”

Aşk maşk uğraşamam abicim.

İlker abi içinden “Bu adamı döver” diye düşünüyor olabilir.
Ne yapacağım belli olmaz, doğru.
O yüzden hiç listeme sokmak gibi bir düşüncem yok.

Zaten aşk başlı başına saçmalık değil mi?

Beş dakikalık kalp çarpıntısına “aşk” diyoruz.
Sonrası kişiden kişiye şekil değiştiren bir duygular silsilesi…
Kimi şefkate dönüşüyor, kimi vicdana, kimi alışkanlığa, kimi de “eee artık bırakılmaz” zorunluluğuna.

Aşık olmamayı da önereceğim ama…
Dur.
Bu kadar umutsuz olmayayım.

Belki de mesele aşkı tamamen silmek değil.
Belki mesele enkazın altında kalmamak.
Belki bu yüzden bazen bazı şeyleri pas geçmek lazım.

2026’ya girerken tek temennim şu!
Çürük üzümler olmasın.
Masanın altından arayanlar aramasın.
Ve biz…
Biraz daha kendimizi koruyalım.

Çok sevmeyelim demiyorum.
Ama ederince.
Çok bağlanmayalım demiyorum.
Ama kaybolacak kadar değil.

Umut ne bilmiyorum.
Ama bu yıl onu cebime koyup, telefonu da uçak moduna alıp, masanın üstünde durarak girmeyi planlıyorum.

Bakarsınız…
Bu sefer tutar.