Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel’i ziyaret ettik.
Ziyarete gitmeden önce hava çok soğuktu.
Resmî ziyaretlerde takım elbise giyilir ya…
Nedense o gün içimden gelmedi.
Böyle anlar olur hani.
“Polarını giy, git Özge” dedim kendime.
Kalın… Üşümezsin.
Zaten son yıllarda duyuyorduk…
Yusuf Hoca, birkaç ortamda köşe yazarımız Mehmet Göktekin’i sormuş.
Biliyorsunuz, gazetecilik mezunu…
“Onun yanında staj yapmıştım. Görüşmek istiyorum” demiş.
O zamanlar bunu klasik bir protokol cümlesi sanmıştım.
Ziyaret saatimiz 11.30’du.
Beklerken içimde hafif bir pişmanlık…
“Acaba polarla gelmeseydim mi?”
Sonra dedim ki…
Aman neyse.
Hava soğuk sonuçta.
Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel bizi büyük bir nezaketle karşıladı.
Mehmet Abi’yi gördüğü anda gözlerinin parladığını gerçekten fark ettim.
Abartmıyorum.
İyi gözlemciyimdir.
Sessizce oturur, etrafı süzerim.
Öyle bir hâli vardı ki…
Sanki çocukluğunu görmüş gibi.
Heyecanlı, sıcak, sürekli yanında durmak isteyen bir hâl.
Yemeğe geçtik.
Yusuf Hoca’nın yanına Mehmet Abi oturdu.
Zaten yemin ederim, o anı başkasına da vermezdi.
“Eeee Mehmet Abim, nasılsın?” dedi.
Ben bir yandan sessizce olan biteni izliyor,
bir yandan yemeğimi yiyordum.
Kuşkonmaz çorbası vardı.
Hayatımda ilk kez içtim.
Bildiğiniz un çorbası ama hani çocukken içtiğimizden…
Çaktırmadım.
Epey sohbet edildi.
Yusuf Hoca ile Mehmet Abi hasret giderdi.
Ben orada net bir frekans aldım:
Baba–oğul frekansı.
Bir ara Yusuf Hocam bir konudan bahsediyordu.
Bir anda kulağıma adım geldi:
“Özge…”
Gazeteci…
O an beni tanımadığını fark ettim.
Dayanamadım, gülerek araya girdim:
“Bu arada o Özge benim hocam.”
Ne olur ne olmaz.
“Özge Zaim sen misin?” dedi.
“Niye söylemedin?”
Gülüştük.
Oradan sonra sohbet daha da açıldı.
Yaklaşık iki saat zaman geçirdik.
Ziyaret bitti.
Kalktık.
Mehmet Abi’yi büyük bir hürmetle uğurladı.
Sonra…
Gece saatlerinde sosyal medyada bir paylaşım yaptı.
İkisinin fotoğrafını koymuş ve şunları yazmıştı: “Gördüğüme sevindim. Eskişehir’deki 2Eylül Gazetesi ve Mehmet Göktekin’in kariyerimde özel bir yeri var. Gazeteciliğe 35 yıl önce (1990’da öğrencilik yıllarımda) Mehmet abinin yanında 2Eylül Gazetesi’nde stajyer olarak başlamıştım. Bugün ziyarete gelerek beni ziyadesiyle mutlu etti. Onu hâlâ gazetecilik refleksleri sağlam ve zinde görmek beni çok mutlu etti.”
Okuduğum an…
Kalbime bir şey oturdu.
“Vefa” dedim.
Tam olarak bu.
Zaten Mehmet Abi’yi gördüğündeki o ışıltıyı fark etmiştim.
Ama gecenin bir saatinde yapılan bu paylaşım…
İnsanı sessizce yakalıyor.
Vefa gösterişsizdi.
Vefa baba–oğul gibiydi.
Vefa saygıydı.
Bir düşünsenize…
Mehmet Abi, onun sarı basın kartını imzalayan kişiydi.
Bugün o çocuk üniversite rektörü.
Hani Hababam Sınıfı’nda bir sahne vardır ya…
Bir öğretmen görevden alınır.
Onu savunan kişi eski öğrencisi, artık bakandır.
İşte o sahne geldi gözümün önüne.
Bazen bir gazeteci sadece haber yazmaz.
Bazen bir gazeteci…
Bir hayatın yönünü çizer.
Mehmet Abi bir gazeteciyi rektör yaptı.