Fatih Kısaparmak’ın sesiyle dinlediğimde hep bir hoş olurum. Gözlerim dolar, babamla geçirdiğim yıllar bir film şeridi gibi geçer gider gözümün önünden. Sanki her mısrada biraz daha geçmişe yürür, biraz daha çocukluğuma yaklaşırım. Ne diyor o şarkıda, “Sekiz köşe kasketiyle, Omuzunda sekosuyla, Ah, o adam benim babam. Cebinde yok parası Bafra'dır cigarası. Yüreğindedir, ciğerindedir yarası, yarası. Altı çocuk büyütmüş gariban maaşıyla. Bu adam ah, o adam, o adam gibi adam!”

Dahası da var… “Benim babam mert adamdı. Mangal gibi yüreği, yufka gibi kalbi vardı. Hayatım boyunca ona özendim. Fedakârdı. Bir dikili ağacı olmadı belki. Ama kendisi… Namusuyla yaşamış, şerefiyle yaşamış. Onuruyla yaşayan koskoca bir çınardı. Üstümdeki kol kanat, sırtımı yasladığım dağ gibiydi!” Aslında bu satırlar sadece bir şarkının sözleri değildir; bir neslin ortak hafızasıdır. Nice evin içinde aynı hikâyeler yaşanmış, nice çocuk babasını bu cümlelerle tarif etmiştir. Belki kelimeler değişir ama duygu değişmez. Çünkü baba dediğimiz şey, çoğu zaman varlığıyla değil yokluğuyla daha derinden hissedilen bir hakikattir.

Belki farkına varmayız yıllar yılı ama bir gün anlarız gerçeği… Rahmetli babamın ölümünün hemen ertesi günü bir gazete kupürü düşmüştü önüme. Tırnak içinde, kalın harflerle şöyle yazıyordu: “Çocuklar babaları öldüğü gün büyür!” Gerçekten de öyle… O ana kadar fark etmediğimiz sorumluluklar bir anda omuzlarımıza biner, hayat bir anda daha ağır, daha ciddi bir hâl alır. Baba, varlığında pek görünmeyen; ama yokluğunda her köşede hissedilen bir gölge gibidir aslında. Ben de onu babamı kaybettikten sonra çok daha iyi anladım… İşte “O adam benim babamdı!”

Patronumuz sevgili Hakan Kaymak, gazetenin WhatsApp haberleşme grubundan gece yarısı verdi acı haberi… Tam dört kez yazılıp silinmiş mesajlarda, aslında haberi vermekte ne kadar zorlandığını fark etmek mümkündü. İnsan bazen kelimeleri seçemez; çünkü bazı acılar anlatılmaz, sadece hissedilir. Mesajların arkasından şöyle diyordu; “Arkadaşlar Özge arkadaşımızın ne yazık ki babası vefat etti. Herkesin bilgisine. Allah sabırlar versin.” Rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığını biliyorduk. Ümidimiz iyi olmasıydı. İnsan hep iyi haber bekler, kötü ihtimali aklının ucuna getirmek istemez. Ne yazık ki gelişmeler, ümitlerimizin ve beklentilerimizin aksine oldu…

Arkadaşımız Özge Zaim’i aramak o an bana öylesine zor geldi ki… Gece 03.00’te aldığım bu haberin ardından uyku firar etti. Ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilemedim. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Sabahın ilk ışıklarına kadar bir o yana bir bu yana dolaştım evin içinde. Çünkü bazı anlar vardır; susmak bile konuşmaktan daha ağır gelir insana.

Elbette “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ancak her ölüm acıdır. Hele ki bir babanın vedası… O, sadece bir insanın kaybı değildir; bir gölgenin, bir dayanağın, bir sığınağın eksilmesidir hayattan. O acılar paylaşıldıkça azalır; tıpkı sevinçlerin paylaşıldıkça çoğaldığı gibi.

Kendisiyle hiç tanışma fırsatımız olmasa da, onun çocuklarının arkasında dimdik duran bir kale olduğunu hissediyorduk. Bir bakışta, bir duruşta, bir sözde o terbiyeyi görmek mümkündü. Çünkü bazı insanlar, kendilerini değil yetiştirdikleri evlatları anlatır dünyaya. Ama gerçek şu ki… “BİR ÇINAR DAHA DEVRİLMİŞTİ!” Ve yaslandığımız bir dağ daha kaybolmuştu. Hayat biraz daha eksilmiş, gökyüzü biraz daha daralmıştı sanki.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Başta arkadaşımız Özge Zaim olmak üzere ailesine ve sevenlerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum…