Yalan herkesin nefret ettiği, ancak yine de zaman zaman başvurduğu kıvırma sözcüklerinden birisidir. Ne yazık ki toplumda şöyle bir algı vardır; “Başka söylediğinde yalan, çok büyük bir ayıp ve günah, kendimiz söylediğinde ise sanki kabul edilebilir bir şeydir!”
Her neyse size emekli maaş artışları ile ilgili bir yalan haber vereyim. “Emeklilere erken müjde, Emeklilerin maaş artışları belli oldu!” Beğendiniz(!) mi yalanı mı?
Emin olun birileri bu yalanları söylemekten bıkıp usanmadılar. Haberler şöyle başlıyor, “Falanca sosyal güvenlik uzmanından gece yarısı kulislere sızan emekli maaş zammı açıklaması!” başlık böyle içeriğe gidin hiçbir şey yok. Bir sürü masaldan sonra bilindik senaryoları yazıp çiziyorlar ve diyorlar ki; “Emekli maaş zammı yüzde 25 oranında olacak, bir miktarda refah payı verilecek!” Bu bilinmeyen bir şey değil ki. Zaten SGK’ya bağlı SSK ve Bağ-Kur emekli maaş artışları yasa ile 6 ayda bir kez enflasyon oranında arttırılıyor. Bu yasa ile tespit edilmiş bir düzenlemeden başka bir şey değil ki.
Örneğin yılın ilk 5 ayında TÜİK verilerine göre enflasyon yüzde 22, 72 oranında yükselmiş. Haziran ayı enflasyon oranı da yüzde 3 civarında olursa al sana yüzde 25 oranında zam. Bunun her tarafı müjde olsa ne yazar, olmasa ne yazar? Eskiler bilinen bir şeyin tekrarını, “malumun ilanı” diye tarif ederlerdi. Bu yapılan da “malumun ilanından” başka bir şey değil.
Hani bir Kemal Sunal-Şener Şen işbirliği ile beyaz perdeye aktarılan sosyal hayat gerçeğinde ne diyordu maraba Kemal Sunal, ağa Şener Şen’e; “Benimle eğlenir misen ağam?” Tam da o noktadayız.
İnsanları bir beklenti içine sokmak, yalan üzerinden umutları ile oynamak gerçekten hiçte ahlaki değil. Türkiye’nin açı gerçeği her bunalımda, her ekonomik krizde faturayı garibana kesmekten başka yol bulunamadığıdır. Bugünkü kuşaklar hatırlamaz 1970 devalüasyonunu. Bir gecede paramızın alım gücü yüzde 66 azaltılmış, fatura halka kesilmişti. Yine 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ile faturayı ücretli kesim ile küçük esnaf ve emekliler ödemişlerdi. Yetmedi 1990’larda alınan 5 Nisan kararlarının acı reçetesini geniş halk kitleleri karşılamıştı. Ve 1999’daki “Anayasa Kitapçığı fırlatma” krizinin faturasını çok kazananlar değil, az kazanıp kıt kanaat geçinmek zorunda kalanlar ödemişti. Son 23 yıllık süreçte de “Türkiye’yi teğet geçtiği” söylenen küresel krizin ağır faturasını hep birlikte ödedik. Yetmedi 2018’den bu yana etkisini giderek arttıran ve artık bir kasırgaya dönüşen ekonomik krizin faturasını da yine emekliler ve ücretli kesimler hem ödüyor, hem de ödetiliyor.
Geçtiğimiz gün Türk-İş’e bağlı Harb-İş Eskişehir Şubesi ile yine Türk-İş’e bağlı Yol-İş Sendikası Eskişehir Şubesi’nin önünden geçerken binalara asılan bir pankart dikkatimi çekti. Pankartta şöyle yazıyor, “Vergide adalet sağlansın, Çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alınsın!” Kulağa çok hoş gelen bu çağrıyı görmesi gerekenlerin görebileceğini hiç sanmıyorum. Emin olun bu çağrıya karşı “görmedim, duymadım, bilmiyorum” tavrını sergilemekten başka bir şey yapmazlar.
Dikkatimizi çeken şey ise böyle dönemlerde propaganda araçları devreye sokularak bugünden yarına algı yönetimleri gerçekleştirilip umut pompalanmasıdır. Ama ne yazık ki yine halk arasındaki tabir ile “Dereye su gelene kadar kurbağanın gözü patlarmış” derler ya bizimkisi tam da öyle… Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında yılbaşı hedef olarak gösterildi, yılbaşı geldi bu yılın ikinci yarısı yani Temmuz ayı hedef gösterildi. Ama inanın bu Temmuz ayında da ücretli kesimler ile emeklilerin umutları bir başka bahara bırakılacak. Söylenen yalanlara ve algı yönetimlerine bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.