Ramazan geldi hoş geldi. Ramazan bereketiyle geldi… On bir ayın Sultanı Ramazan yediden yetmişe bu topraklarda heyecan, coşku ve dayanışmanın zirvesi olarak yaşıyor ve yaşatılıyor. Her dönemin kendine has uygulamaları var elbette. Değişmeyen şey; yoksulların hatırlandığı, açların doyurulduğu, sıcacık bir tas çorbanın paylaşıldığı, insanların hafızalarında güzel hatıraların iz bıraktığı anılardır. İşte hatırladığımız “Nerede o eski Ramazanlar” diye iç geçirdiğimiz şey o duygulardır. Ne içtiğimiz bir tas çorbadır özlediğimiz, ne de yediğimiz sıcak bir pidedir.
Özlediğimiz paylaşma duygusudur, sevgiyle bakmak, merhametle yaklaşmaktır. Geçtiğimiz gün sosyal medyada paylaşılan bir söz dikkatimi çekti. Şöyle yazılmıştı gaz lambasının ışığındaki duygusal müzikle birlikte, “Köye gidersin yollar aynı ama bekleyenler yok. Meğer insan memleketine değil, sevdiklerine gidermiş.” Bizimkisi de öyle işte…
Mübarek Ramazan ayı ile birlikte siyasi partiler, yerel yönetimler ve daha pek çok kişi ve kurum harekete geçti. Kimisi gönül sofrası kurdu, kimi iftar çadırı. Şöyle görüntülere bir baktım uzaktan eski coşku da, kalabalıklarda, kuyruklarda yok. AK Parti İl Eskişehir İl Başkanlığı Dede Korkut Parkı’na kurdu. Büyükşehir ilçelerde vatandaşlar için iftar yemekleri düzenledi. Odunpazarı Ramazan boyunca birkaç mahalle bir arada iftar yemekleri programını açıkladı… Tepebaşı’nın uygulaması bu Ramazan’da anladığım kadarı ile daha farklı. Onlar da ihtiyaç sahipleri için “Dayanışma ve Paylaşma paketleri” hazırlayıp insanların kapılarını çalıyorlar. Gönüllü yardım kuruluşları da pek çok uygulamayı hayata geçiriyorlar. Bu arada Emirdağlılar Vakfı Başkanı Veli Görkem Pala ve bir gurup genç de yapılan açıklamaya bakılırsa geçmişten bu yana uygulanan “Zimem Defteri” için Fevzi Çakmak Mahallesi’ndeki Mahalle Bakkallarının kapısını çalıp borçluların kim olduğun bakmadan “Borç defterlerini” satın almışlar. İyi de yapmışlar…
Ne iftar çadırlarına, ne gönül sofralarına, ne de diğer hayırlı hizmetlere hiçbir itirazım yok. Hepsini de takdir ediyorum. Ancak bir tek şeye itirazım var. O da yemek dağıtım tezgahlarının başına geçip orada sözüm ona “vatandaşa hizmet ettiğini zanneden” siyasi ve bürokratik kimliklere… Orada kepçeyi eline alıp görüntü verince ne oluyor Allah aşkına? Birkaç vatandaşa yemek dağıtmak ve o görüntüleri de medyaya servis etmek kime ne kazandırıyor? Oldum olası şu tezgah başında kepçeyle görüntü verilmesine ayar oluyorum.
Şimdi yazacaklarımı “Dede Korkut Hikayesi” olarak nitelendireceklere de selam olsun. Ramazanın güzelliği, dayanışmanın görünür kılınmamasıdır. “Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek” düsturunu bilmeyen var mı? Eskiden garipler, yoksullar utanıp, sıkılmasın diye sadaka taşları vardı. Sadaka taşına para bırakanda, sadaka taşından ihtiyacını görende birbirini bilmezdi. Kapılar çalınır ne verilecekse kapıya bırakılır yardımı yapanlar kapılardan kaybolurdu. Peki, şimdi öyle mi? “kaşığın ucuyla verip sapıyla göz çıkarılıyor.” Fotoğraflar çekiliyor, başta sosyal medya olmak üzere her mecrada servis ediliyor. Eskiden varlıklı insanlar bile “Varlıklı görünmekten utanırdı!” İşte özlediğimiz belki de budur.
“Köye gidersin yollar aynı ama bekleyenler yok. Meğer insan memleketine değil, sevdiklerine gidermiş” sözünde olduğu gibi Ramazan aynı , oruç aynı, yoksul aynı yoksul ..Yardım ve paylaşma duygularına da eyvallah da şu kepçe işleri olmasa…