Bir Ramazan ayının daha sonuna geliyoruz. O özlediğimiz manevi atmosferi iliklerimize kadar hissettiğimiz, paylaşmanın ve dayanışmanın en saf haline tanıklık ettiğimiz mübarek günler yavaş yavaş geride kalıyor. Peki, geriye ne kalıyor? Birkaç güzel hatıra mı, yoksa vicdanımıza dokunan sorular mı? Ramazan dediğiniz sadece aç kalmak değil; bir sofrayı bölüşebilmek, bir lokmayı çoğaltabilmek, bir başkasının halini anlayabilmek demek. İftar sofralarında buluşan aileler, dostlar, çocukların neşesi… Ve bir de o sofralara ulaşamayanlar.

Zaman zaman bu sütunlarda nostalji yaparım. Geçmişi hatırlar, “Nerede o eski Ramazanlar, nerede o eski bayramlar?” sorusunun cevabını ararım. Geçmişte de yoksulluğumuz vardı, geçmişte de sıkıntılı süreçler geçirdik ama hiç bu dönemdeki kadar bir birimizden kopmamıştık. Daha bir samimi, daha fazla paylaşımcı, daha fazla dayanışmacı bir ruhumuz vardı. Ve birde geçmişte birbirimize daha saygılıydık. Ama zorlaşan hayat şartları her birimizi acaba daha mı duyarsız hale getirmişti ne?

Rahmet babamın son dönemlerinde her buluştuğumuzda söylediği bir türkünün sözlerinden birkaç satır aklıma geliyor çoğu kez. “Armut dalda, dal yerde, Bülbül ötmez her yerde. Felek bizi ayırdı her birimiz her yerde!” Bazen dağılıp gittiğimizin bile farkına varmıyoruz ya…

Geçtiğimiz günlerde bir pide kuyruğunda bunu bir kez daha derinden hissettim. Kuyruktakileri izlerken gözüm birine takıldı. Ne tam kuyruğun içindeydi ne de dışında… Sanki oraya ait olmakla olmamak arasında kalmış gibiydi. Kuyruk ilerliyor ama o yerinde sayıyordu. Yüzünde tarif edilmesi zor bir masumiyet, bir mahcubiyet vardı.

Bir süre sonra birisi yaklaştı, eline içinde iki pide olan bir poşet tutuşturdu ve hızla uzaklaştı. O an… O yüz ifadesi… Hüzünle karışık bir mutluluk. Sessiz bir teşekkür, derin bir mahcubiyet. Belki de o günün en büyük zenginliğini yaşayan oydu. Merak ettim, peşinden gittim. Bir sokak ötede gerçekten yardıma muhtaç birinin onu beklediğini gördüm. Hikâye uzundu ama aslında çok tanıdıktı. Bu şehirde, bu ülkede, bu dünyada sayısız benzeri olan bir hikâye… Bir de silahların gölgesinde bombalar altında çaresiz ve aç bi ilaç Ramazan geçirmek zorunda kalan gönül coğrafyamızdaki mazlum ve mağdur insanlar gözümün önünden geçti…

İşte o an bir kez daha şükrettim. Ama aynı zamanda içim burkuldu. Kaç kişiyi görmeden geçtik? Kaç yoksulu, kaç garibanı, kaç sessiz çığlığı fark edemedik? Ramazan boyunca artan o hassasiyet, o merhamet… Bayramdan sonra ne kadar sürecek? Asıl mesele tam da burada başlıyor. Ramazan boyunca hatırladıklarımızı, Ramazan bittikten sonra ne kadar hatırlayacağız? Ekonomik gerçekler ortada. Asgari ücretin, emekli maaşlarının zor yetiştiği; kiraların, temel gıda fiyatlarının ise dur durak bilmediği bir tablodayız. Bu şartlarda bayram, herkes için aynı anlamı taşımıyor. Kimi için sevinç, kimi için sessiz bir iç hesaplaşma… Şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı: Ramazan’da uzattığımız eli, bayramdan sonra da uzatabilecek miyiz?

Çünkü mesele bir pide değil… Mesele, bir insanı fark edebilmek. Ve belki de en önemlisi… Ramazan bitince de insan kalabilmek. Umarım en azından bu aydaki dayanışmamızı unutmayız! Komşularımızı, koruyup gözetmeye çalıştığımız dostlarımızı ve gerçek ihtiyaç sahiplerini nezaketle ve incitmeden hatırlamaya devam ederiz!