Bir süre önce Eskişehir’de dikkat çeken bir uygulama hayata geçirilmişti. Dönemin valisi Hüseyin Aksoy tarafından başlatılan dilencilikle mücadele çalışması ilk günlerde oldukça tartışılmış, hatta sert eleştiriler de almıştı. Ancak zaman ilerledikçe görüldü ki bu çalışma yalnızca bir “yasaklama” ya da “cezalandırma” hamlesi değil, aynı zamanda güçlü bir sosyal sorumluluk yaklaşımıydı.

Uygulama devreye girdikten sonra özellikle cami önlerinde, duraklarda ve kalabalık noktalarda sıkça karşılaşılan dilencilik faaliyetleri adeta bıçak kesilir gibi azalmıştı. Daha da önemlisi, dilendirilen çocukların tespit edilmesi ve okuldan uzak kalanların yeniden eğitime kazandırılması yönünde somut adımlar atılmıştı. Yani mesele yalnızca sokaktaki görüntüyü ortadan kaldırmak değildi; aynı zamanda bir sosyal yaraya dokunmak, gerçek ihtiyaç sahiplerini korumaktı.

Ancak son günlerde şehirde dolaşan birçok kişi aynı soruyu sormaya başladı: Eskişehir’de dilencilik yeniden mi görünür hale geliyor?

Özellikle içinde bulunduğumuz Ramazan ayının manevi atmosferi, toplumda merhamet duygularının daha yoğun hissedildiği bir dönemdir. Ne var ki tam da bu dönemde, bazı kişilerin bu duyguları istismar etmeye çalıştığına da sıkça tanık oluruz. Cami önlerinde, trafik ışıklarında, çarşı merkezlerinde yeniden artan dilencilik görüntüleri, ister istemez eski tartışmaları da yeniden gündeme taşıyor. Burada bir yanlış anlaşılmanın önüne özellikle geçmek isterim. Bu satırları yazarken “Vali gitti, sorun geri geldi” gibi bir iddia ortaya koyuyor değilim. Zira Eskişehir’in yeni Valisi Sayın Erdinç Yılmaz da bu konudaki mücadelenin aynı kararlılıkla sürdürüleceğini farklı platformlarda dile getirmişti. Bu kararlılığın devam ettiğine inanmak için de pek çok sebep var.

Fakat hayatın da bir gerçeği var: Hayat boşluk kabul etmez. Bir alanda denetim gevşediğinde ya da sistemin dişlileri biraz yavaşladığında, o boşluğu doldurmak isteyenler mutlaka ortaya çıkar. Dilencilik meselesi de tam olarak böyle bir alan. Eğer mücadele sürekli ve kararlı olmazsa, dün çözülen bir sorun bugün yeniden kapımıza dayanabilir. Oysa tekrar başa dönmenin kimseye faydası yok. Aynı süreçleri yeniden yaşamak bürokrasi için de, kolluk kuvvetleri için de zaman ve enerji kaybı anlamına gelir. Daha önce elde edilen kazanımların korunması, hatta geliştirilmesi gerekir.

Buradaki en kritik nokta ise çok nettir: Gerçek ihtiyaç sahipleri ile dilenciliği meslek haline getirmiş kişileri ayırt etmek. Gerçek ihtiyaç sahipleri çoğu zaman sokakta el açmaz. Onlar çoğu zaman sessizdir, mahcuptur, çoğu zaman da elindekine razı olup görünmemeyi tercih eder. Sokakta gördüğümüz her el açan kişinin gerçekten ihtiyaç sahibi olduğunu varsaymak ise ne yazık ki çoğu zaman doğru değildir. Bu nedenle yapılması gereken şey, sosyal devlet refleksini güçlendirmek; gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşmak ve onları desteklemek, buna karşılık merhamet duygularını istismar edenlere karşı daha sıkı tedbirler almaktır.

Çocukların sokakta dilendirilmesine asla göz yumulmamalı, eğitimden kopmalarına izin verilmemelidir. Sosyal yardımlar doğru adreslere ulaşmalı, dilenciliği bir “geçim yöntemi” haline getiren yapılara da fırsat verilmemelidir. Çünkü mesele yalnızca sokakta gördüğümüz bir görüntü meselesi değildir. Bu mesele aynı zamanda insan onuru, çocukların geleceği ve toplumun vicdanı meselesidir.

Ve hiçbir şehir, hele ki Eskişehir gibi kültürüyle, eğitimiyle ve insan kalitesiyle öne çıkan bir şehir, merhametin istismar edildiği görüntülerle anılmayı hak etmez.