İstanbul'da öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen öğretmen Fatma Nur Çelik'in olayın ardından "Çocuğum var, beni hastaneye yetiştirin" dediği ortaya çıktı. O da bir kadındı. Bir öğretmen ama bir anne… İşte tam da bu haberlerin üstüne denk geldi. Eskişehir’de de bir mahallede daha doğrusu köyde çalışan 2 kadın öğretmen de tehdit edildikleri gerekçesi ile “korktuklarını ve okula gitmek istemediklerini” belirten bir açıklama yaptı. Nedir bu şiddet, nedir bu öfke Allah aşkına?
Söz konusu bir kadın öğretmenin öldürülmesi ve iki kadın öğretmenin çalıştıkları okulda tehdit edilmelerinin hemen ardından Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun Şubat ayı verileri de açıklandı. Veriler, kadın cinayetlerinin münferit birer asayiş olayı olmaktan öte, yapısal bir kriz olduğunu bir kez daha kanıtladı. Rapora göre, Şubat ayında katledilen 34 kadından 22’si, en güvenli yerleri olması gereken evlerinde öldürüldü. Takvimler yeni bir aya döndü ama geride bıraktığımız ayın acı bilançosu yine değişmedi. Sadece 1–28 Şubat tarihleri arasında 34 kadın yaşamını yitirdi. Bu ölümlerin 23’ü doğrudan kadın cinayeti olarak kayıtlara geçti. 11 ölüm ise hâlâ “şüpheli” olarak dosyalarda bekliyor.
Yani bir başka ifadeyle; Her gün neredeyse bir kadın hayattan koparıldı. Bu rakamlar artık istatistik değil, her biri bir hayat, bir aile, yarım kalmış bir hikâye… Daha da acısı; verilere göre katledilenlerin en küçüğü 8 yaşında bir çocuk, en yaşlısı ise 72 yaşında bir kadın. Demek ki bu şiddetin yaşı yok. Ne çocukluk koruyor, ne yaşlılık… Verilere baktığımızda cinayetlerin yüzde 43’nün 36–50 yaş aralığında yoğunlaştığı görülüyor.
Yani hayatın en üretken, en sorumluluk dolu döneminde olan kadınlar. Anne olanlar var… Eş olanlar var… Evladını büyütmeye çalışanlar var… Bir sabah evden çıkan, akşam geri dönemeyen hayatlar…
Burada asıl soru şu: Bu cinayetler neden bitmiyor? Her ay aynı haberleri alıyoruz. Her ay aynı cümleleri kuruyoruz. “Bir kadın daha öldürüldü…” Ama mesele sadece bir asayiş haberi değil. Bu, toplumun tam ortasında duran bir vicdan meselesidir. Şiddetin normalleştiği bir ortamda, öfkenin kontrol edilmediği bir kültürde, cezasızlık algısının oluştuğu bir düzende bu tabloyu değiştirmek kolay değildir.
Bir başka gerçek daha var: Birçok olayın arkasında boşanma süreci, ekonomik kriz, aile içi gerilim ve kontrol takıntısı bulunuyor. Yani mesele yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sosyal bir sorun. Unutmayalım… Kadın cinayetleri bir günün, bir haftanın, bir ayın haberi değildir. Toplumun aynasıdır.
Ve o aynaya baktığımızda gördüğümüz tablo ne yazık ki iç açıcı değil. İsimleri farklı olabilir… Ama, kaderleri aynı. Geride gözü yaşlı anneler, babasız büyüyecek çocuklar, cevapsız sorular kalıyor.
Bir toplum için en büyük utançlardan biri de budur: Kadınların yaşamak için mücadele etmek zorunda kalması… Dileğimiz şu: Bir gün takvimler değiştiğinde, ay sonu raporlarında artık “kaç kadın öldürüldü?” sorusunu değil, “kaç hayat kurtarıldı?” sorusunu konuşabilmek. Çünkü bir toplumun gerçek medeniyet ölçüsü, kadınlarının ne kadar güvende yaşadığıyla ölçülür.
Türkiye sadece kadına yönelik değil sokaklarındaki biriken öfkenin sebep olduğu sonuçların önüne geçmek, sebepsiz yere insan hayatına mal olan gelişmeleri bir şekilde bertaraf etmelidir. Sadece yasalar ile değil her alanda gerekli önlemleri alarak bu ağır travmaların üstesinden gelebiliriz. Hiç birimiz “kader” demek hakkına sahip değiliz. Acilen bu şiddet sarmalından çıkmalıyız..