Son günlerde Eskişehir’le ilgi olumsuz haberler yapılıyor.
Bu haberler aslında iki belediye başkanını değil, ülkeyi ilgilendiren gelişmeler…
Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt hakkında “ihaleye fesat karıştırma”, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç hakkında ise “görevi kötüye kullanma” suçlamalarıyla hazırlanan iddianameler kabul edildi.
Süreç yargıda ilerleyecek.
Mesele ise yalnızca birer iddianame değil…
Mesele bu iddianamelerin siyasi iklim içindeki anlamıdır.
Ülkede son yıllarda muhalefet belediyelerine yönelik art arda gelen soruşturmalar artık münferit olaylar olmaktan çıkmış durumda.
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’yla başlayan süreç farklı şehirlerde CHP’li belediyelere uzanıyor. Şimdi sıra Eskişehir’de mi?
Bu tabloyu görüp de “Bu kadar tesadüf fazla değil mi?” diye sormamak mümkün mü?
Peki, neden benzer uygulamalar söz konusu olduğunda bazı belediyeler hakkında iddianame hazırlanırken, bazıları hakkında tek bir soruşturma dahi açılmıyor?
Eskişehir malumunuz sosyal demokrat belediyeciliğin vitrini olarak gösterilen bir şehir.
Yılmaz Büyükerşen’le başlayan yerel yönetim anlayışı, Ahmet Ataç ve Kazım Kurt’la devam etti.
Sosyal belediyecilik, kültür-sanat yatırımları, öğrenci dostu uygulamalar, kent estetiği… Eskişehir modeli CHP’nin yerel yönetim başarısının sembollerinden biri haline geldi.
Tam da bu yüzden Eskişehir’de atılan her adım yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasidir.
Muhalefetin güçlü olduğu yerel yönetimlerin yargı dosyalarıyla meşgul edilmesi kamuoyunda ister istemez “yıpratma siyaseti” algısını oluşturuyor.
Çünkü siyasette algı en az gerçek kadar etkilidir.
Bu soruşturmaların zamanlaması da dikkat çekici.
Ülke ekonomik krizle boğuşuyor.
Enflasyon, işsizlik, hayat pahalılığı vatandaşın birinci gündemi.
Böyle bir dönemde muhalefetin güçlü olduğu belediyelerin yöneticilerinin yargı süreciyle karşı karşıya kalması, ister istemez “acaba?” sorusunu gündeme getiriyor.
Elbette hiç kimse “belediye başkanları soruşturulamaz” demiyor.
Kim suç işlemişse yargılanmalıdır.
Ancak yargı süreçlerinin siyasetin gölgesinde yürüdüğüne dair en küçük bir şüphe bile hukuk devletine zarar verir.
Ülkede belediyelerle ilgili Sayıştay raporları incelendiğinde, iktidar ve muhalefet ayrımı gözetmeksizin birçok belediyede usul eksiklikleri, mevzuata aykırılıklar tespit edildiği görülür diye düşünüyorum.
Ancak bu tespitlerin hangilerinin ceza soruşturmasına dönüştüğü sorusu kritik bir sorudur. Eğer aynı nitelikteki uygulamalar yalnızca muhalefet belediyelerinde dava konusu oluyorsa burada siyasi bir seçicilik olduğu algısı yaşanıyor demektir.
Kazım Kurt ve Ahmet Ataç yıllardır kamuoyunun önünde siyaset yapan isimler.
Bu operasyonların amacı ne olabilir?
Muhalefetin başarılı yerel yönetim kadrolarını yıpratmak mı?
Seçmen nezdinde güven zedelemek mi?
Yoksa gözdağı mı?
Ülkede bunun örnekleri çoktur.
Son zamanlarda belediye başkanlarının parti değiştirmesi bile bundan kaynaklıdır.
Yargı süreçleri doğrudan mahkeme salonunda değil, kamuoyu algısında sonuç üretir. “Hakkında dava var” cümlesi çoğu zaman beraat kararından daha güçlü bir etki yaratır.
Oysa hukukta esas olan hüküm değil midir?
Herkes suçu sabit oluncaya kadar masumdur.
Ancak medya ve siyasi tartışmalar çoğu zaman bu ilkeyi göz ardı ediyor.
İddianame hazırlanır hazırlanmaz suç kesinleşmiş gibi bir atmosfer oluşturuluyor.
Oysa iddianame iddiadır, hüküm değildir.
Kazım Kurt ve Ahmet Ataç için de geçerli olan budur.
Mahkeme süreci işleyecek, savunmalar yapılacak, deliller tartışılacak.
Ama daha dava başlamadan siyasi mahkûmiyet yaratılmak isteniyorsa burada siyaset konuşuyor demektir.
Bir ülkede demokrasinin kalitesi iktidarın muhalefete tahammülüyle ölçülür.
Güçlü iktidarlar, eleştiriye ve rekabete açık olur.
Zayıf iktidarlar ise rakiplerini hukuki süreçlerle baskılamaya yönelir.
Ülkenin bugün ihtiyacı olan şey, rekabeti sandıkta yapmak, mahkeme koridorlarında değil.
Eskişehir’de yaşananlar yalnızca iki belediye başkanının meselesi değildir.
Bu yerel demokrasinin, seçmen iradesinin ve hukuk devleti ilkesinin testidir.
Eğer gerçekten adalet isteniyorsa, ölçü herkese eşit uygulanmalıdır.
Aksi halde toplumun adalete olan güveni aşınır.
Kazım Kurt da Ahmet Ataç da mahkemede kendilerini savunacaklardır.
Ancak asıl savunulması gereken hukuk devletidir!
Eğer yargı siyasetin aparatı haline gelirse, kaybeden yalnızca muhalefet değil, tüm toplum olur.
Ülkenin ihtiyacı siyasi hesaplaşmalar değil, tarafsızlıktır!
Eğer ortada suç varsa, elbette gereği yapılmalıdır.
Ama eğer süreçler siyasi hesapların gölgesinde yürüyorsa, bunu sorgulamak da demokratik bir sorumluluktur.
Unutulmamalıdır!
Sandıkta yenemediğini mahkeme salonunda yıpratmaya çalışmak, demokrasiye güç katmaz, zayıflatır.
Ve demokrasi zayıfladığında, bundan kimse kazançlı çıkmaz.